![]()
![]()
ARTIK BU ADRESTEYİM
http://www.siirimsiler.com/
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Hiç sevmedim bu yeni blogcu 'yu.Dün bir baktım taslak olarak kaydettiğim düzenlenmemiş yazı bile en başta...Diğer taslaklar da..Hiç bir şey düzenli değil...Yeni yazımı bir sonraki yazının yerinde görüyorum.Düzeltilmiyor da..Bu ne biçim iş, yapacağınız işi tam yapın!...
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bir kalemde silebilsem diyorsun; her şeyi, dünü, bugünü, yeni bir yarına, yeni bir sayfaya, yeni bir kalemle yazabilsem, diyorsun… Bir kurşun kalem ve bir silgi,' bu kadar yeter, olmadı yeni baştan yazayım şu yazıyı' , der gibi, silip yeniden, yırtıp atabilsem hayatı, yaşanmışlıkları, diyorsun; hep diyorsun zaten… Gerçekten istediği hangi şeyi yapamaz insan?.. İstemiyorsun…
Yüreksizsin… Bir yürek lazım sana, kan kırmızısı canlı, yürek gibi yürek... Şöyle göğsünü gere gere bende herşeyden biraz var, dedirten… Şöyle bir adım atsan yer gök sarsılsa yerinden adımınla, aslan gibi kükresen şöyle, bir serçe kadar uçabilsen, kanat olsan, göğüs olsan yüreksizlere… Pencere önünde günü ve geceyi, olanı ve olacakları donuk gözlerle izleyenlere, camdan bakıp görmeyenlere, uzaktan dileyenlere, umut olsan, ışık olsan, kendine bir yol açsan şu dağ başında, tek olsan da, SEN, olsan; diyorum… Yüreğin yok ki, şöyle saat gibi çalışan… Bir bakıyorsun durmuş, bir bakıyorsun teklemiş, pilin bitmiş senin… Atmıyorsun…
Durgunsun, durgun sular gibi, bir şelale olsam, aksam diyorsun, kirli sularda bile coşsam diyorsun, hani aydınlık olmasın varsın suyun rengi, hani dibini göstermese de olur, aksam gitsem şu nehirden, denize karışsam, akşam olmadan sabaha kavuşsam, diyorsun… Dalgan yok, yelkenin yok, tutunacak dalın yok, bir mavi göğün yok… Dalgalanamazsın bile, akamıyorsun…
Vuruldun, dağ başlarında sekerken ceylanım diye… Gözleri ahu, bakışı deniz, yüreği saf ceylanım, ceylan olmak kim sen kim, kaçmak kim?... Bilsen kim dost, kim düşman, seker miydin öyle dağ tepe, dolanır mıydın, sakınmadan gülümseyişini… Vurdular seni işte bir akşamüstü… Kanıyor yaraların, gözlerinde grup vakti bulanık, seçemiyorsun, kalkıp sarayım şu yaraları diyorsun, bir küçük ceylan, kendi yaranı saramaz ki… Ayağa kalkamazsın ki kanlar içinde öyle serilmiş yatarken... Sabaha varamazsın ki…
Yalnızsın… Gökyüzünde tek bulut, kar gibi beyaz olsan ne yazar?.. Dost dediğin bir yere kadar… Sen, başlayınca, menfaat başlar, 'BEN' olamazsın ki… Sussam, susasam ' hiç kana kana içmedim ki zaten o serin sulardan, coşkun denizlerde yüzmedim ki, hiç konuşmasam, lal olsa dillerim' , diyorsun… İçindeki isyanı susturamazsın ki... Ne kadar sussan, ne kadar susasan her şeye rağmen kolay mı denize ulaşmak?… Çok safsın, her seferinde yeniden başlamakla, her yüzü eskimez sanmakla kaybediyorsun en başında… Yolun başında kaybettin yarışı... Susadıkça, kanıyorsun…
Olmuyor, olmuyor, olduramıyorsun… ' SEN' bu yaşamak sanatını yazamıyorsun, yapamıyorsun herkes gibi resim çizmeyi, beceremiyorsun… İllaki bir renk yerine oturmuyor, illa ki kağıdı doğru tutamıyorsun… Bir kez olsun güzel yaz şu şiiri, bir kez olsun başladığın gibi bitsin… Yırtıp atamıyorsun da, bozuk kağıda resim yapamazsın ki... Sen bozuk düzen sevmiyorsun… Kendi yerini dolduramıyorsun, kendisi olmayınca olamaz insan; yaşamıyorsun…
Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Mevsimlerin insan karakteri üzerinde çok fazla etkisi olduğuna inananlardanım… Hatta karakter oluşumuna, geçmişi ve geleceği etkilediğine, yarınlar üzerinde iz bıraktığına da… Bence bahar ve yaz üzerine yazılmış o ümit dolu, aşk ve sevgi yüklü, sevecen, aydınlık yazılardan çok kışın bu kısa günlerinde, uzun gecelerinde insanların kaleme sarıldıklarının belirtisi; şiirler, yazılar, denemeler ve romanlar halinde çokça belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor… O yüzden yazı dünyasında en bereketli mevsim, bu mevsim, en çok okunan ve hissedilenler böyle günlerde çıkıyor çünkü ortaya… En çok kendini bulduğun satırlar bu mevsimde yazılıyor…Belki de bu kış kasveti yazmaya itiyor insanı, ne kadar yalnız olduğunun ve kendini irdelemeye ihtiyacı olduğunun farkına varıyor insan… Ömrün ne kadar kısa olduğunun da… Çünkü günler ve geceler bir çırpıda geçip gidiveriyor… Bir bakıyorsun, sabah olmuş, bir bakıyorsun gece, haftalar geçiyor bir çırpıda, bir de bakıyorsun ki ay bitmiş…
Biraz da ayrılık mevsimi bu mevsim… Herkes işine gücüne gidip gelme koşturmacası içindeyken, kendi kendisiyle ilgilenirken, çevresinde olan ve olmayanları çok fazla düşünemiyor… Koşuyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun ve unutuyorsun… Kendinle kalmak, galiba bu mevsimin suçu… Yalnızlık, bizim suçumuz değil… Bütün suç kısa günlerde, bu mevsimde desem… Ki dedim bile, kimse alınmasın… Hiç kimse yaşadıklarından ve yaşanmışlıklarından dolayı suçlanmamalı… Bütün suç mevsimlerin bize yaşattıklarında, hissettirdiklerinde…
Bu kadar yağmur, soğuk, kar, rüzgar, çalışma telaşesi içinde bir de gripler var tabi… Domuz gribi, kuş gribi, vs. derken her yıl bir takım virüs ve mikroplar türeyip duruyor… Eskiden neredeydi bu virüsler, merak ediyorum, hiç mi yoktular, adı belli olmayan hastalıklardan mı telef oluyorlardı insanlar ?… Hatırlıyorum, çocukluğumda anneme zatürre teşhisi konulmuştu… Yedi yıl ömrün kalmış demişti doktorlar… Şimdi Allah sağlık versin ona atmış dokuz yaşında… Ki o zamanlar zatürre çözümsüz bir hastalıktı… Bize neler oluyor? Dünyaya neler oluyor, yıllarla, geçip giden mevsimlerle, artan teknolojiye rağmen küçük bir virüse nasıl yeniliyor insanlar ?...
Sanki bir kötü niyetli kişi ortaya saçıverip mikroları ve hastalıkları, kaçıveriyor… Yaramaz çocuklar gibi, kız çocuklarının saçını çekip çekip kaçan yaramaz oğlan çocukları gibi… Film izler gibi kıs kıs gülüyor sonra köşesinden… İnsanların yok olup gitmesinden, hastalık üzerine, kayıplar üzerine, acı çekerek medyanın ve bütün bir ülkenin harap bir halde endişelenmesinden zevk alıyor sanki… Kim bu kötü niyetli kişi, gargamel, olmasın, şirinler ülkesini yok edemediğine kızıp acısını bizden çıkartıyor olmasın ?..
Eminim, bu kasvetli mevsim geçince bitecek hepsi... İnsanlar yine baharla birlikte yeşertecek umutlarını… Çiçek açan ağaçla diriltecek, yenileyecek kendini… Yine çoğalacağız kendi yalnızlıklarımızdan biriktirdiklerimizle, bahara kavuşunca… Kıştan,hastalıklardan,virüslerden, yakayı kurtarabilirsek tabi…
Farkında mısınız, bu mevsimle birlikte şarkılar da coşkusunu kaybetti, hareketli şarkıların yerini hüzünlü müzikler, buğulu sesler aldıkça mevsimin içinde kendini bulduğunu görüyor musunuz, dinliyor musunuz hüznün sesini şarkılarda?... Hüzünlü bir şarkının klibinde oynarmış gibi hissediyor musunuz siz de kendinizi benim gibi?...Arkada deniz, dalgalarıyla kıyıyı sertçe ve soğuk döverken, sen,sırtına en kalın hırkayı aldığın halde hala üşüyormuş gibisin…Ve;Yürüyorsun… Arada bir tekme atıyorsun önüne gelen taşa… Sanki suç yerdeki taşın…
Kimsede değil suç, ne taşta, ne kızın saçını çeken oğlanda, ne de gargamel denilen kötü niyetli kişide… Suç bu mevsimin… Soğukla, karla, rüzgarla, ayrılıklarıyla, hasretiyle, yalnızlığıyla yenik düşürüyor bizi… Bu mevsimi ne yapmalı, bırakıp gideyim desen, olmaz… O sizi bırakıp gitsin diye beklerseniz çok beklersiniz; gitmez, ille de yaşanacak bu mevsim… İlle de iliğine kemiğine işleyecek soğuğu, duygularında üşüyeceksin, parmaklarınla üşüdüğün kadar… Ki baharın kıymeti bilinsin… En iyisi hissederek, üşümenin de, öksürüğün de, yağmurun da, karın da, rüzgarın da, sevimli olabileceğini, düşünmek… Bu mevsimi de sevmek… Bu mevsimde de sevebilmek, insanı, dostu, arkadaşı, havayı, ara sıra bir görünüp bir kaybolan güneşi… Hatta bu mevsimde de aşık olabilmek…
Ne dersiniz?...
ferkul
5 kasım2009
01.00
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
OLUR YA....
İnsanlar gülümsüyor, gözlerinde sevinç damlaları… Önümden geçiyorlar, arkamdan geliyor selamları… Yüzleri ışıltılı, aydınlık bir nur alınlarda, yürekleri sevgi seli… Taş atma oyunu oynamıyor artık çocuklar, çiçek serpiliyor gökyüzüne kahkahalarıyla… Yakalamaca da oynamıyorlar, saklambaç da, kimse kaçmıyor, saklanmıyor kelime oyunlarında bile… Kimsenin de yakalamaya niyeti yok kimseyi… Hiç kimse kaçmıyor ki, saklamıyor ki gözlerini… Bak şu yaramaz oğlan bile çekmiyor beyaz kurdelalı, kırmızı elbiseli kızın saçını… Küçük kız gülümsüyor oğlana… Ellerinde rengarenk dondurmalar, pamuk helvaları lekelemiş yanaklarını, pembe bir mutluluğun resmi bulaşmış oyunlarına…
Büyüklerde de küçülmüş bir yürek taşkınlığı, kimsede yalan yok burada; terör yok, saldırganlık yok, sahtekarlık yok, kimse konuşmuyor kimsenin arkasından, hiç kimse cam kırığı toplamıyor, bütün camlar yere serilmiş, bütün duvarlar yıkık… Bütün sırlar ortada, bütün gizli kelimeler tükenmiş… Neyse o, neysen o’sun burada… Duvar denen bir şey de yok zaten ortada, şeffaf bütün yürekler, bahçeler şeffaf, evler, ağaçlar, dallar, yapraklar şeffaf, sokaklara serilmiş insan coşkusu, yaşama sevinci, ümit seli… Gözlerde bir masumiyet mutluluğu, bir güzel koku yayılıyor benzeri yok, eşi yok, misk_ü amber sanki… Her bakışında, her cümlesinde insanların; sevgi, şefkat, kardeşlik kokusu ve aşk; kardeşe, sevgiliye, evlada, velinimete, dosta, vefa kokusu… Üzerine yapıştı mı bir kere, bırakmıyor bu koku… Hoş sen de hiç gitmesin istiyorsun ya…
Ve gökyüzü; her gün mavi, bulutlar her gün beyaz, gün başlarken daha, yorgun değil yürekler, kırık dökük değil umutlar, ve hayaller uçsuz bucaksız… Ay gecede parlıyor her gece, her gece mehtap, her gece uyanık insanlar, rüyalar pembe beyaz; bütün karanlıklara inat… Aydınlatıyor evreni… Işıltısı gözlerde…
Ve bahar, bırakıp gitmiyor insanları, kış soğuğunda, yağan karda bile bir çiçek açan ağaç resmi kaplıyor yürekleri… Çünkü biliyorsun ki, her mevsimin sonu bahar getirir, bahar seni bekler, eninde sonunda düze iner yokuşlar…
Sen iyiysen, güzel bakarsan ?....
ferkul
24 ekim 2009
00:53
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

G_Ü_L_Ü_M_S_E ....
Artık yeter, şimdi zamanıdır, umudu konuşturmanın... Renk renk çiçekler açtırmanın, bahara hazırlanmanın, gülümsemenin, gülümsetmenin, zamanıdır... Zamanıdır yelken açmanın, şimdi tam zamanı henüz güneş varken, herşey tadında ve güzelken, bi de rüzgar varken yelkenlerine kucak açmış.... Zamanıdır kadrini kıymetini bilmenin doğan günün, esen meltem rüzgarının, iyimserliğin... Hala ümit varken, ve hala yıllara rağmen kırışmamışsa yüzün, ağarmadıysa bütün hüzün sağnaklarına rağmen saçların, ve kalbin hala atıyorsa tik tak tik tak... Batan güneşin kızıllığı hala bir şeyler fısıldayabiliyorsa kulağına, zamanıdır ayağa kalkmanın!..
Artık yeter hüznün, gözyaşının, hayalsizliğin, belirsizliğin de artık sonu gelmeli, olmalı bir çaresi... Bir taş atmalı artık kuyuya ve sesini dinlemeli... Tok da olsa sesi, gamzeler açtırmalı yüzünde, gülümsemeyi, inanmayı unutmuş yüzlerde...Ki sen, inanmak yaşamaktır derdin, başlamak başarmanın yarısıdır; derdin... Hadi artık, başla!...
Hani bir kırmızı güle verirdin bütün kederlerini, bir küçük nergis dalında bulurdun kendini...Hani o soğuk, karlı kış günlerinde bile, bir damla kar, unuttururdu bütün geçmişi, geleceği, avucuna düşünce...Hani büyüse de küçük kız, umut veren şiirler yazacaktı gecenin içinde yansıtacaktı hayallerini.... Büyümüşken küçük kız, bu kadar büyütmüşken yüreğini, daha güzel şiirler yazmalı, susmamalı!... Ne duruyorsun, artık yeter!.. Aç kapıyı....
Artık yeter, bırak kendini suyun akışına.... Bak ne guzel geliyor gümbür gümbür akan şelaleler gibi, yeni doğmuş bebekler gibi, koşarak geçip gidiyor önünden günler... İnadına; sarıl hayata!...Dinle şu çocuk seslerini, şarkılar söylüyorlar yarına, kulak ver!...Bak şu yaşlı adama, bastonuyla direniyor hala yürümeye, kaldırımları arşınlamaya.... Bu kadar acı yeter!...Şimdi hayallerden, gelecekten konuşma zamanı, dün bitti, yarına bakmak zamanı, bırak o rüzgar eskidendi; esti geçti, daha dündü, hatta bugündü, ama esti, bittii... Yağmuru dindirmek, fırtınayı durdurmak senin işin... Senin işin rüzgara karşı yürümek, en iyi bildiğin, becerdiğin... Yapabilirsin....O yağmurlardan sadece toprağın yüzünde beliren yeşil bir fidan kalsın içinde.... Çünkü yaşamak, öğrenmek ve büyümektir, ve yine yeniden yenilenmektir, tarihi eserler değil midir zaten şimdi en paha biçilmez olan?.. Acı da bizdendi hani, hüzün de, keder de, ama biriktirmemeli, taşırmamalı... Artık yeter...
Artık yeter depresyonun, bungunluğun, yokuş aşağı yuvarlanmanın sonuna gelmeli... Ne günler görmedin ki sen, ne fırtınalarda yıkılmadın, ne olmazları oldurttun tebessümünle... Bir tufan yıkabilir mi koca bir dağı, yerle bir olabilir mi bütün tepelerin; sırf hain bir rüzgar esti, geçti diye... Essin dursun kara bağrına, esmekten başka ne işe yarar zaten rüzgar dediğin?.. İşte geçti, yıkık ağaçlar arasında, dağınık topraklar arasında da olsan, dağlığın yine dağ!.. Yıkılmamış tek ağaçla kalsan da...Hangi rüzgarın gücü yetmiş senin gibi bir dağı yerle bir etmeye!..
Ayağa kalk ve diren!..
Bir selam yaz, umuda... Bir şarkı tuttur akşam vakti, şimdi şarkı söylemek zamanı... Şimdi sevmek, inanmak, ve guvenmek zamanı.. Ayrılıklara da, yalana da,vefasızlığa da, şu çirkef yüzlü çirkin şeytana da, gülümseme zamanı... Bir gül açtır selamınla günün içine... Yeni bir söz olsun dilinde, bir yeni cümle kur, ve başla!...Bir gül açtır gülümseyen yüzüne, kırmızı kırmızı açsın tomurcukları , kokusu dünyayı sarsın, şimdi tebessüm zamanı, kahkaha atma zamanı şimdi... Sesin çıksın!... Şimdi haykırma zamanı!... G_Ü_L_Ü_M_S_E....
Artık yeter!...
ferkul
4 ekim Pazar
01;42
Yorum (12) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

K_a_r_m_a_ş_a...
Sıradan bir gün ... Bu gün hergünki günlerden bir gün gibi düşünün, yine güneş aynı güneş, gökyüzü yine mavi, görünüyorsa da, siz yine yaşadığınız herhangi bir günde bulun kendinizi... Halbuki kayboluşu yaşıyor bütün insanlar... Yollarda kayboluyor bütün yolsuzluklar, yalanlar... Yok oluyor zamanla bildiğin bütün doğrular (sahi gerçekten doğru muydular?)... Böyle bir günde kendini arada da bul, kolaysa.... Kolaysa bul kendini bu savaşın, bu gizli kavganın ortasında... Ben kayboldum bu karmaşanın içinde... Kendimi sakladım, saklandım, yüreğimin ta içine hapsettim gözlerimi... İtiraf ediyorum... Ne kadar sobeleseniz bu saklambacın içinde beni görmek zor... B_u_l_u_n_a_m_ı_y_o_r_u_m...
Bir durgunluk, bir suskunluk, bir çöküntü, bir sessizlik dalgası... Halbuki deprem oluyor, yeraltı sarsıyor bütün yeri göğü, çığlıklar, yakınmalar, pürtelaş içinde insanlar, gözlerinde bir yalnızlık , bir ölüm kokusu, bir sesssiz çığlık... Hep yalan söylüyor sesleri, rengarenk gözleri siyah bakıyor.. Her cümlesi sahtelik kokuyor, nefeslerinde leş kokusu; bu koku bayıltıyor beni, bu samimiyetsizlik!.. Bütün gözler birbirinden sakınmış gerçek dostluğu, konuşmalarında bir yapmacık, hormonlu yüksek, bir ses tonu... Sevgi, aşk, vefa, nefret ve düşmanlık hepsi yokuş aşağı salıverilmiş duyguların depreminde yıkık, perişan, darmadağın... Burada aslı kaldım, işte tam burada, tam da depremin orta yerinde asıldı duygularım... Evler yerinden uçuyor halbuki, hiçbir şey yerli yerinde değil, yıkık dökük harabeye dönmüş bütün hayaller, bütün kapılar kilitli kalmış, açılmıyor..
İki metre ötesi yalnızlık,
iki metre ötesi uçurum,
iki metre ötesi pişmanlık,
iki metre ötesi depremden daha çok sarsacak beni... Bu nasıl bir rüya Allahım, bu nasıl gerçek!... Bu nasıl bir deprem, yaşadığım!... Peşimde bütün hayaller, bütün gözler üstümde, bütün eşyalar , duvarlar, sokaklar ve hatta şu siyah beyaz kedi, nasıl da gülümsüyor, nasıl da sürünüyor ayaklarımın altında, yer kayıyor, toprak alt üst; görmüyor mu?.. Korkmuyor mu benim gibi?.. Öyle yanıbaşımda yürüyor ve gözleri üstümde; yenildin, seni yendim, der gibi... O bizim kedimiz sanki ...
Ve sen, sevdiğim bu depremin içinde neredesin?..
Yağmur yağıyor sonra... Hani bardaktan boşanırcasına derler ya, hani koca gökyüzü nasıl hönkürdeyerek ağlayabilirse, aynen öyle... Yıkılmış bütün beton duvarlar ıslanıyor, ıslanırsa bütün yalanlar, doğruyu bulabilir mi insanlar?.. Bilmiyorum... Aslında bildiğimi sandığım hiç bir şey yokmuş kırk yılda öğrenebildiğim, hiç bir şey doğru değilmiş... Öğretilenlerin hepsi kader denilen ağa takılı kalmış da görmemişim belki de... Ne yapsam, ne etsem yolların sonu hep çıkmaz sokak, k_a_r_m_a_ş_a... Sele versem kendimi, şöyle bir şelale olsa ruhum, kirli sularda bile çağıldayarak aksa gitse yağmur sularının arasına karışsa; belki rahatlarım... Belki bütün yük atılır üstümden, belki bütün canlar yüreğimden sökülüp gider sel suyuna karışarak, çağlayan sesinde kendini bularak... Bir sel alabilir mi beynimdeki bütün karıncaları söküp de temelli suda sürükleyebilir mi, sürükler mi beni yine su sesi?.. Dinginliği bu yağmur damlaları sağlayabilir mi, mevsimler gelip geçerken bütün yollar s_a_n_a, çıkar mı?.. Yağmuru dinliyorum sevdiğim,bu sağnakta sen, n_e_r_e_d_e_s_i_n?..
Gökyüzü olmak istiyorum bugün, veyahut da sel olup akmak...
Ve unutmak, geçmişi geleceği, yaşanmış ve yaşanmamış ne varsa hepsini silip atmak... Sıfırlanmış bir yaşam, mümkün mü?..
Yenilenerek başlamak, bu kadar mı zor?...
Bu kadar mı zor depremsiz, selsiz, afetsiz, yalansız yaşamak?...
Bu kadar mı zor, beni sende bulmak?...
ferkul
13 eylül 2009
04.09
Yorum (11) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DENİZ AŞKIM
Denize bakar, denizi görür, dalgayı yaşarım...
Biz ikimiz yani denizle ben, ben ve deniz; çok başkayız...
Bambaşka bir aşk bu aramızdaki, hiç bir aşka benzemeyen, tarafsız, yansız... Benzeriz, tek yumurta ikizleri, kardeşler gibi, birbirini asla unutmayan aşıklar gibi; kerem ile aslı gibi... Birlikte hisseder, birlikte güler, birlikte tökezleriz, arasıra düşünce birlikte kalkarız... Kıyıya her çarpışında dalgaları, yalnızlığını şikayet edermişcesine gelir yanıma, sevinirim... Küçük bir kedi yavrusunun hırçın ağlaması gibi, medet umar gibi; her seferinde sesini duymak, beni hissettiğini bilmek rahatlatır beni... Hiç sıkılmaz, usanmaz dert yanışımdan, sızlanışımdan, her zaman oradadır bilirim, hiç bir zaman reddetmez beni... Her seferinde kapısı açıktır, dinlemeye, dinlenmeye... Serzenişim onadır, şikayetim, dert yanışım, açılışım, çoğu zaman sığınışım... Güvenilir bir dosttur deniz, vefalıdır, bir başkasından duymam söylediklerimi... İyi bir sırdaştır; içine atar, derinliklerine gömülür bütün yaşamım... Her gittiğimde çıkartır önüme bir bir... Serer önüme, birlikte düşünür, birlikte konuşur, birlikte ağlarız gerekirse... Bir film izler gibi mavisinde saklıdır geçmişim, hayatım, yaşamışlıklarım... Sahneler gelir geçer önümden sessiz sinema gibi... Her sahnede bir dalga, her karesinde deniz kokusu, hasret, ayrılıklar ve ayrılamayışlar, yaşanmışlıklar, yaşanmamışlıklar...
Denize bakarım; dalgalar gelir yanıbaşıma.... Çok sey söyler, çok konuşur, yıllar sonra bir araya gelmiş ama gözlerindeki ışığı kaybetmemiş dostlar gibi... Hani bilirsiniz, hiç konuşmadan çok şey anlatmak... Başka bir ilişki var aramızda sizin göremediğiniz; bizim yaşadığımız... Ne kadar yalnızsam, ne kadar çok unutmaya ihtiyacım varsa denizi getiririm gözümün önüne, sesini duyar gibi olurum, bir bakarım kendi kalabalığımla sarhoşum... Bu sarhoşlukla çözülür dilim, açılır zihnim...
Olmazları oldurmak da daha kolaydır onunla konuşunca... Olmuşları kabulenmek daha kolaydır, daha bir umut saçar dalgaları; coşarım, heyecanlanırım, çiçek açar hayallerim onunla; sil baştan yeniden başlarım... Cesaret verir, umut saçar, muştulanırım... Her seferinde yıkılsam da, her gidişimde toplayamadıysam da dağılmışlığımı, kıyısında dirilirim, yenilenirim, toparlar bütün parçaları... Başka bir sevda var aramızda... Sizin gördüğünüz, hissettiğiniz ama hiç yaşayamayacağınız... Böylesi bir dostluk benim deniz aşkım... Siz deniz görürsünüz, mavisini duyarsınız, içinde serin bir yaz havası hissedersiniz, mutlu olursunuz... Ben daha görmeden kokusunu duyar, gözlerimi kapatırım; bahar kokusu duyar gibi, yaz sıcağında elini hissederim alnımda, denizin eli siler bütün baş ağrımı, dokundukça geçer sancılarım... Özlemle kucaklaşmaya hazırlanır gibi.. ' İşte yine ben geldim der gibi, geldim ve seni dinliyorum ve hiç gitmeyeceğim yanından asla,' der gibi; ama gideceğini bilirsin...
Kapatır gözlerimi sesini dinlerim...Kapatır gözlerimi, bir dahaki görüşmeye kadar saklarım içimde mavisini...
Hiç konuşabilir misiniz denizle?.. Bilir misiniz neler söyler neler anlatır kıyıya çarpan köpüğüyle; geçmişi, geleceği, yanlışı ve doğruyu, gerceği ve hayali birbirine katarak?... Ya kıskanmayı? Deniz kenarında yaşadıkları halde, her gün önünden geçtikleri, o dost sesini duydukları halde kulakları ve gözleri kapalı yaşayanları kıskanmayı... Bazan de düşünürüm en büyük aşklar, dostluklar ayrıklarla başlar, ayrılıkla bilinir sevginin değeri, yokluğunda anlaşılır sevgilinin kıymeti... Benim deniz aşkım da onun dalgaları gibi, hırçın, onun sesi gibi kavgalı, kıskanç ve onun kadar yalnız, hasret yüklü belki de... Belki de uzak olmakta bu aşkın mahareti, büyüklüğü, başkalığı... Hangi aşklar birlikteyken yaşayabilmiş, canlı kalabilmiş ki?... Özlemek de sevdadandır, değil mi?..
Ve; giderim yanıbaşından, usulca kalkar; giderim... Her seferinde vedalaşır gibi, her adımımda uzaklaştıkça içime, bir dosttan ayrılışın hüznü gibi bir duygu çöker...Yerleşir... Arkamı döner, gözlerimi kapatır dinlerim kendimi... Bu kez benim bakışlarım mızırdanıp uzaklaşıken arkasına bakan kedi yavrusuna döner... Bilirim beni saklamıştır içine, yeniden , silbaştan, birikince, çoğalınca gelsin diye, dağılınca toparlarım diye, ben varım ve her zaman var olacağım diye, susarak anlatsın diye, yeniden başlasın benimle diye, beni bekler yeniden gelecek diye...
Bilir ki gelirim...
Sahiden gelirim, kürkçü dükkanı misali...
Bilir ki dönüşüm yine onadır, sevdam, tükenişim, dirilişim, ondandır..
Başka bir şey bu; bizim sevdamız... Bir başka benim deniz aşkım...
ferkul
23 ağustos2009
03.28
Yorum (14) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
' SİİRİMSİ ' ÇIKTI;
İŞTE BENİM DERGİM!
Hemen hemen üç yıldır blog yazıyorum... Günlük tarzı, deneme tarzı, içimden geldiği gibi, gelmediği gibi, hüzün kokan, acı veren, bazan anlık , bazan yaşanmamışlık, bazan yaşanmışlık, bazan olduğu gibi, bazan gel_git içinde anlamsız; hepsi ben_im!... Hani olur ya, bu bir tür rahatlama... Kimi insan içindeki boşluğu alkol alarak, kimi seyahat ederek, kimisi alışveriş yaparak, kimisi görmezden gelerek, yoksayarak, olmamış ama olsun varsayımlarını hiçe sayarak, yaşayıp gider... Ben de ferkul olarak yazmayı seçtim, bunaldığımda, bir boşluğa düştüğümü hissettiğimde, yaşanmışlıkları kaldıramayacağım anlarda, olmasını istediğim hayaller kurduğumda ve var olan bütün herşeyi ve herkesi olduğu gibi kabullenmekte zorlandığımda, kısaca; kendimi aşmaya çalıştığım her anda; yazmayı seçtim... Hüzün koksa da yazdıklarım, çoğunlukla acı verse de , okunsa da, okunmasa da, hatta bloglar içinde çalınsa, altına kendi imzalarını atsa da okuyanlar, hoşgörülüyüm, en azından okunmuş, beğenilmiş ve seçilmiş ; diyorum... O sizin okuduğunuz her cümlesi umutsuzluk ve olmaması gereken her şeyi anlatan ve haykıran satırları yazdığım zaman, rahatlıyorum... Yazmak benim için içimi dökmek, boşalmak, kuyuya salıvermek gibi bütün boş kovayı; sonra da oturup dinlemek çıkardığı sesi...
Hayalimdi; yazdıklarımın bir dergi veya elle tutulur bir kağıtta görmek... Bunun için kendi çabamla ve tek kalem, kendim!... Yola çıktım...
Dergimin adı ŞİİRİMSİ , TEK KALEM _DEN, yani hepsi benden...
Bir ikincisi olacak mı bilmiyorum, bunu sizlerden gelen talep ve okuyucu yorumları belirleyecek... İçeriği de, eğer benimle yazmak isteyen arkadaşlar, yazmakla çoğalmak isteyenler olursa, siirimsi bir hayatın içindeki bütün şiire benzeyenleri ‘SİİRİMSİ ‘ dergisi çatısı altında benim de payım olsun diyenler olursa, onlarla birlikte yoluma devam edeceğim... İlk sayı ücretsiz; amaç sadece okunmak... Amaç sadece okunmak ...
Kısaca, dergimi ŞİİRİMSİ’ yi okumak ve elinizde tutamak isterseniz aşağıda belirteceğim email adresine adresinizle birlikte yazmanız yeterli olacak. En kısa zamanda gönderileceğinden, memnuniyet ve sevinçle paylaşacağımdan emin olabilirsiniz.
Hepimiz ve benim için hayırlı olsun...
erkulf@gmail.com
Paylaşım ve yorumlarınızı bekliyorum
ferkul
03eylül2009
Yorum (16) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı