yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Bayramın
ikinci günü, herkes akrabalık yarışındayken, kendime bir iyilik yapayım
dedim, Antalya yollarındaydım... Serin bir kış havası hakimdi güne,
güneşe rağmen, içimdeki bungunluğa inat, direnmek için hayatın
gailesine, biraz da denizle bayramlaşmak, gözlerime bayram armağanı bir
mavilik sunmak için...
Antalya terminalinde belediye otobüsüne bindim, ücretimi verdim, bir de
baktım ki, ücret kısmında ne göreyim?.. Antalya belediyesi öğretmen ve
emeklilere bir hoşluk, bir jest yapmış... Meğer aylardır bu uygulama
devam ediyormuş... Öğrenci tarifesi, yoruma açık; siz deyin öğretmen
maaşları öğrenci tarifesine uyduğu için, bu kadar düşük olduğu için,
ben diyeyim; öğretene saygı ve minnet göstergesi...
Her ne olursa olsun, diğer şehir belediyelerine örnek olsun; diyorum...
Portakal
ağaçları sanki yaz mevsimini canlandıran güneşle yarışır gibi, salmış
kendini, portakallarını sergiliyordu... Bir tane kopardım tadına bakmak
için, limon gibi çok ekşiydi, görüntü resmi içinde konmuş arka fon
gibi... Bakmak içinmiş, sadece..
Ve deniz yolunda bir park havası, fıskıyeli havuz!...
İskele
yolunda hala tek tük turistler vardı bu mevsimde bile Antalya'nın
kadrini kıymetini bilen yabancılar...Ve satıcılar, tabii buralardan
alışveriş yapabilmek, bizim gibi ücretli insanların harcı değil....
ve liman, hala güneş batmamışken bir sandal keyfi, bu kış ortasında bahar şehrinde en iyi fikir olmalı....
VE İŞTE
işte
hasretim, özlemim, aşkım, deniz, ve dalgalar, bazan ne kadar çok onlar
gibi olmak isterim, coşkun, ve köpük köpük kıyıya vurmak...
Yavaş yavaş gün batarken bir resim çizmek; gruba karşı...Ve içinde kaybolmak, seyrederken....
Ve kıyıya vurmuş bir güneş dalgası
ve gün batımı
Geri dönüş yoluna çıkmadan önce Tophane'den bir gece manzarası
Kış ortasında bahar, başka dünyanın hangi ülkesinde yaşanır?...Var mı böyle bir başka güzellik?.
Gün boyu caddelerde, yol boylarında, hala kısa kollu giyinebilen,
mevsimin rahatlığını giysilerinde ve yüzlerindeki
sıcaklılkta gördüğüm insanlar!...
Yaşadığınız şehrin değerini bilerek, hissederek yaşayın, derim....
Ve Antalya belediyesine yeniden, bu duyarlılık ve örnek davranış için teşekkürler...
Bir bilsen
nasıl üşüdüm, nasıl soğuk buralar... Halbuki ne kar, ne rüzgar.. Havada
ıslık çalan bir yalnızlık... Bu buğulu gökyüzünde bir bilsen nasıl
suskun gönüller, nasıl durgun her gün... Bir bilsen nasıl konuşulur,
nasıl yürünür bu havada, nasıl yaşanır?... Nasıl gülümser insan içi
titrerken, sona ve sonbahara hazırlanırken?.. Nasıl bir hüzünle
adımlar sokak taşlarını?... Nasıl yürünür doğru dürüst yollarda, hiç
tökezlemeden, ayağın taşa takılmadan, nasıl seslenilir sevgiliye, sitem
etmeden?...
Bir bilsen nasıl yağmurlarda ıslanmışım,
sağnak sağnak yağarken, dışarıda yağmur, içeride kuru bir yalnızlık
korkusu... Ve bir yanık kokusu genzime kaçmışsa hele, alev alev bir
yangın, yağmura teslim olmuşsa... Gözlerimde bir silüet resim; bir
hayal, bir gerçek, bir dayanıksızlık, bir ortalığa düşmüş yalnızlık
kalabalığı arasında bir ben... Kendini seçebilmek bunca yokluk
arasında ne mümkün?... Gök gürültüsü ciğerimde, nasıl sağnak yağıyor,
nasıl ıslattı beni bu yağmur; nasıl öksürtüyor, bir bilsen nasıl
yağıyorum hayata, nasıl ıslak ellerim... Ellerime yağıyor sonbahar..
Yüreğimden dökülüyor her yaprak; toprağa karışıyor sonra, sarı sarı...
Bir bilsen bu yağmur neleri götürdü,
neleri getirecek bana, ıslanır mıydın, ıslanır mıydık düşünürken?.. Bu
yağmurda ıslanmayı deneseydin, bu ıslak kaldırımlarda yürümeyi, gökyüzü
ağlarken gülümsemeyi, inadına dökülmeyi salkım saçak yağmayı... Anlar
mıydın ben_i?.. Bilir miydin nasıl zor, zoru yaşamak?... Sokaklar
dolusu kalabalık, caddeler dolusu yalnızlık... Bağrı yanık insanların,
kavrulmuş bütün cümleleri... Ve nasıl sonsuz gibi yağışı yağmurun..
Kanadı
kırık bir beyaz guvericinim şimdi... Bilsen uçamayan bir güvercin nasıl
konar kuru sonbahar dallarına, nasıl kanatlanır?.. Kırık kanatlar işe
yaramazsa, kanatsızlığı yoksayarak yaşamayı beceremezse bir güvercin;
ne yapar, ne eder, nasıl bakar gökyüzüne?... Bilir misin?..
Görebilir misin beni bunca yoklar arasında?...
Bir bilsen nasıl kırgınım; nasıl darmadağın saçlarım, nasıl perişan umutlar?.. Bir bilsen; Bu sonbahar nasıl zor...
Bilsen
nasıl yorgun yüreğim... Uzak yollardan, uzak şehirlerden, uzak bir mavi
denizden sesleniyorum sana... Ucu yok, bucağı yok, sonu yok...
.Denizsiz bir dalgayım, ne denizliğim belli, ne dalgalığım, ne
dalgınlığım belli, ne de kendimi görebiliyorum aynada?.. Bilsen nasıl
duraksamışım, nasıl durdurabilsem diyorum bu koşturmaca içindeki
karmaşık yolculuğu...
Bir bilsen
nefes almak, kalabalığa karışmak, yürümek, koşmak, konuşmak, anlatmak,
bakmak hele, yorgunken, hele de sensiz seni yaşarken; ne kadar zor...
Uyku...
Deliksiz ve korkusuz, kabussuz, rüyasız, özlemsiz; uyumak... Bir
bilsen, nasıl uyumak, istiyorum... Gözlerini kapatıp sonsuzluğa, özlem
ve umuda vermek kendini, yakışıksız bir mevsimde üstüne yapışan isi ve
buğuyu söküp atmak...
Bi bilsen uyanıkken uyumak, nasıldır?.. Uykulu gözlerle seyretmek hayatı?...
Hiç sevmedim bu yeni blogcu 'yu.Dün bir baktım taslak olarak kaydettiğim düzenlenmemiş yazı bile en başta...Diğer taslaklar da..Hiç bir şey düzenli değil...Yeni yazımı bir sonraki yazının yerinde görüyorum.Düzeltilmiyor da..Bu ne biçim iş, yapacağınız işi tam yapın!...
Bir kalemde silebilsem diyorsun; her şeyi, dünü, bugünü, yeni bir yarına, yeni bir sayfaya, yeni bir kalemle yazabilsem, diyorsun… Bir kurşun kalem ve bir silgi,' bu kadar yeter, olmadı yeni baştan yazayım şu yazıyı' , der gibi, silip yeniden, yırtıp atabilsem hayatı, yaşanmışlıkları, diyorsun; hep diyorsun zaten… Gerçekten istediği hangi şeyi yapamaz insan?.. İstemiyorsun…
Yüreksizsin… Bir yürek lazım sana, kan kırmızısı canlı, yürek gibi yürek... Şöyle göğsünü gere gere bende herşeyden biraz var, dedirten… Şöyle bir adım atsan yer gök sarsılsa yerinden adımınla, aslan gibi kükresen şöyle, bir serçekadar uçabilsen, kanat olsan, göğüs olsan yüreksizlere… Pencere önünde günü ve geceyi, olanı ve olacakları donuk gözlerle izleyenlere, camdan bakıp görmeyenlere, uzaktan dileyenlere, umut olsan, ışık olsan, kendine bir yol açsan şu dağ başında, tek olsan da, SEN, olsan; diyorum… Yüreğin yok ki, şöyle saat gibi çalışan… Bir bakıyorsun durmuş, bir bakıyorsun teklemiş, pilin bitmiş senin… Atmıyorsun…
Durgunsun, durgun sular gibi, bir şelale olsam, aksam diyorsun, kirli sularda bile coşsam diyorsun, hani aydınlık olmasın varsın suyun rengi, hani dibini göstermese de olur, aksam gitsem şu nehirden, denize karışsam, akşam olmadan sabaha kavuşsam, diyorsun… Dalgan yok, yelkenin yok, tutunacak dalın yok, bir mavi göğün yok… Dalgalanamazsın bile, akamıyorsun…
Vuruldun, dağ başlarında sekerken ceylanım diye… Gözleri ahu, bakışı deniz, yüreği saf ceylanım, ceylan olmak kim sen kim, kaçmak kim?... Bilsen kim dost, kim düşman, seker miydin öyle dağ tepe, dolanır mıydın, sakınmadan gülümseyişini… Vurdular seni işte bir akşamüstü… Kanıyor yaraların, gözlerinde grup vakti bulanık, seçemiyorsun, kalkıp sarayım şu yaraları diyorsun, bir küçük ceylan, kendi yaranı saramaz ki… Ayağa kalkamazsın ki kanlariçinde öyle serilmiş yatarken... Sabaha varamazsın ki…
Yalnızsın… Gökyüzünde tek bulut, kar gibi beyaz olsan ne yazar?.. Dost dediğin bir yere kadar… Sen, başlayınca, menfaat başlar, 'BEN' olamazsın ki… Sussam, susasam ' hiç kana kana içmedim ki zaten o serin sulardan, coşkun denizlerde yüzmedim ki, hiç konuşmasam, lal olsa dillerim' , diyorsun… İçindeki isyanı susturamazsın ki... Ne kadar sussan, ne kadar susasan her şeye rağmen kolay mı denize ulaşmak?… Çok safsın, her seferinde yeniden başlamakla, her yüzü eskimez sanmakla kaybediyorsun en başında… Yolun başında kaybettin yarışı... Susadıkça, kanıyorsun…
Olmuyor, olmuyor, olduramıyorsun… ' SEN' bu yaşamak sanatını yazamıyorsun, yapamıyorsun herkes gibi resim çizmeyi, beceremiyorsun… İllaki bir renk yerine oturmuyor, illa ki kağıdı doğru tutamıyorsun… Bir kez olsun güzel yaz şu şiiri, bir kez olsun başladığın gibi bitsin… Yırtıp atamıyorsun da, bozuk kağıda resim yapamazsın ki... Sen bozuk düzen sevmiyorsun… Kendi yerini dolduramıyorsun, kendisi olmayınca olamaz insan; yaşamıyorsun…
Mevsimlerin insan karakteri üzerinde çok fazla etkisi olduğuna inananlardanım… Hatta karakter oluşumuna, geçmişi ve geleceği etkilediğine, yarınlar üzerinde iz bıraktığına da… Bence bahar ve yaz üzerine yazılmış o ümit dolu, aşk ve sevgi yüklü, sevecen, aydınlık yazılardan çok kışın bu kısa günlerinde, uzun gecelerinde insanların kaleme sarıldıklarının belirtisi; şiirler, yazılar, denemeler ve romanlar halinde çokça belirgin bir şekilde ortaya çıkıyor… O yüzden yazı dünyasında en bereketli mevsim, bu mevsim, en çok okunan ve hissedilenler böyle günlerde çıkıyor çünkü ortaya… En çok kendini bulduğun satırlar bu mevsimde yazılıyor…Belki de bu kış kasveti yazmaya itiyor insanı, ne kadar yalnız olduğunun ve kendini irdelemeye ihtiyacı olduğunun farkına varıyor insan… Ömrün ne kadar kısa olduğunun da… Çünkü günler ve geceler bir çırpıda geçip gidiveriyor… Bir bakıyorsun, sabah olmuş, bir bakıyorsun gece, haftalar geçiyor bir çırpıda, bir de bakıyorsun ki ay bitmiş…
Biraz da ayrılık mevsimi bu mevsim… Herkes işine gücüne gidip gelme koşturmacası içindeyken, kendi kendisiyle ilgilenirken, çevresinde olan ve olmayanları çok fazla düşünemiyor… Koşuyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun ve unutuyorsun… Kendinle kalmak, galiba bu mevsimin suçu… Yalnızlık, bizim suçumuz değil… Bütün suç kısa günlerde, bu mevsimde desem… Ki dedim bile, kimse alınmasın… Hiç kimse yaşadıklarından ve yaşanmışlıklarından dolayı suçlanmamalı… Bütün suç mevsimlerin bize yaşattıklarında, hissettirdiklerinde…
Bu kadar yağmur, soğuk, kar, rüzgar, çalışma telaşesi içinde bir de gripler var tabi… Domuz gribi, kuş gribi, vs. derken her yıl bir takım virüs ve mikroplar türeyip duruyor… Eskiden neredeydi bu virüsler, merak ediyorum, hiç mi yoktular, adı belli olmayan hastalıklardan mı telef oluyorlardı insanlar ?… Hatırlıyorum, çocukluğumda anneme zatürre teşhisi konulmuştu… Yedi yıl ömrün kalmış demişti doktorlar… Şimdi Allah sağlık versin ona atmış dokuz yaşında… Ki o zamanlar zatürre çözümsüz bir hastalıktı… Bize neler oluyor? Dünyaya neler oluyor, yıllarla, geçip giden mevsimlerle, artan teknolojiye rağmen küçük bir virüse nasıl yeniliyor insanlar ?...
Sanki bir kötü niyetli kişi ortaya saçıverip mikroları ve hastalıkları, kaçıveriyor… Yaramaz çocuklar gibi, kız çocuklarının saçını çekip çekip kaçan yaramaz oğlan çocukları gibi… Film izler gibi kıs kıs gülüyor sonra köşesinden… İnsanların yok olup gitmesinden, hastalık üzerine, kayıplar üzerine, acı çekerek medyanın ve bütün bir ülkenin harap bir halde endişelenmesinden zevk alıyor sanki… Kim bu kötü niyetli kişi, gargamel, olmasın, şirinler ülkesini yok edemediğine kızıp acısını bizden çıkartıyor olmasın ?..
Eminim, bu kasvetli mevsim geçince bitecek hepsi... İnsanlar yine baharla birlikte yeşertecek umutlarını… Çiçek açan ağaçla diriltecek, yenileyecek kendini… Yine çoğalacağız kendi yalnızlıklarımızdan biriktirdiklerimizle, bahara kavuşunca… Kıştan,hastalıklardan,virüslerden, yakayı kurtarabilirsek tabi…
Farkında mısınız, bu mevsimle birlikte şarkılar da coşkusunu kaybetti, hareketli şarkıların yerini hüzünlü müzikler, buğulu sesler aldıkça mevsimin içinde kendini bulduğunu görüyor musunuz, dinliyor musunuz hüznün sesini şarkılarda?... Hüzünlü bir şarkının klibinde oynarmış gibi hissediyor musunuz siz de kendinizi benim gibi?...Arkada deniz, dalgalarıyla kıyıyı sertçe ve soğuk döverken, sen,sırtına en kalın hırkayı aldığın halde hala üşüyormuş gibisin…Ve;Yürüyorsun… Arada bir tekme atıyorsun önüne gelen taşa… Sanki suç yerdeki taşın…
Kimsede değil suç, ne taşta, ne kızın saçını çeken oğlanda, ne de gargamel denilen kötü niyetli kişide… Suç bu mevsimin… Soğukla, karla, rüzgarla, ayrılıklarıyla, hasretiyle, yalnızlığıyla yenik düşürüyor bizi… Bu mevsimi ne yapmalı, bırakıp gideyim desen, olmaz… O sizi bırakıp gitsin diye beklerseniz çok beklersiniz; gitmez, ille de yaşanacak bu mevsim… İlle de iliğine kemiğine işleyecek soğuğu, duygularında üşüyeceksin, parmaklarınla üşüdüğün kadar… Ki baharın kıymeti bilinsin… En iyisi hissederek, üşümenin de, öksürüğün de, yağmurun da, karın da, rüzgarın da, sevimli olabileceğini, düşünmek… Bu mevsimi de sevmek… Bu mevsimde de sevebilmek, insanı, dostu, arkadaşı, havayı, ara sıra bir görünüp bir kaybolan güneşi… Hatta bu mevsimde de aşık olabilmek…
İnsanlar gülümsüyor, gözlerinde sevinç damlaları… Önümden geçiyorlar, arkamdan geliyor selamları… Yüzleri ışıltılı, aydınlık bir nur alınlarda, yürekleri sevgi seli… Taş atma oyunu oynamıyor artık çocuklar, çiçek serpiliyor gökyüzüne kahkahalarıyla… Yakalamaca da oynamıyorlar, saklambaç da, kimse kaçmıyor, saklanmıyor kelime oyunlarında bile… Kimsenin de yakalamaya niyeti yok kimseyi… Hiç kimse kaçmıyor ki, saklamıyor ki gözlerini… Bak şu yaramaz oğlan bile çekmiyor beyaz kurdelalı, kırmızı elbiseli kızın saçını… Küçük kız gülümsüyor oğlana… Ellerinde rengarenk dondurmalar, pamuk helvaları lekelemiş yanaklarını, pembe bir mutluluğun resmi bulaşmış oyunlarına…
Büyüklerde de küçülmüş bir yürek taşkınlığı, kimsede yalan yok burada; terör yok, saldırganlık yok, sahtekarlık yok, kimse konuşmuyor kimsenin arkasından, hiç kimse cam kırığı toplamıyor, bütün camlar yere serilmiş, bütün duvarlar yıkık… Bütün sırlar ortada, bütün gizli kelimeler tükenmiş… Neyse o, neysen o’sun burada… Duvar denen bir şey de yok zaten ortada, şeffaf bütün yürekler, bahçeler şeffaf, evler, ağaçlar, dallar, yapraklar şeffaf, sokaklara serilmiş insan coşkusu, yaşama sevinci, ümit seli… Gözlerde bir masumiyet mutluluğu, bir güzel koku yayılıyor benzeri yok, eşi yok, misk_ü amber sanki… Her bakışında, her cümlesinde insanların; sevgi, şefkat, kardeşlik kokusu ve aşk; kardeşe, sevgiliye, evlada, velinimete, dosta, vefa kokusu… Üzerine yapıştı mı bir kere, bırakmıyor bu koku… Hoş sen de hiç gitmesin istiyorsun ya…
Ve gökyüzü; her gün mavi, bulutlar her gün beyaz, gün başlarken daha, yorgun değil yürekler, kırık dökük değil umutlar, ve hayaller uçsuz bucaksız… Ay gecede parlıyor her gece, her gece mehtap, her gece uyanık insanlar, rüyalar pembe beyaz; bütün karanlıklara inat… Aydınlatıyor evreni… Işıltısı gözlerde…
Ve bahar, bırakıp gitmiyor insanları, kış soğuğunda, yağan karda bile bir çiçek açan ağaç resmi kaplıyor yürekleri… Çünkü biliyorsun ki, her mevsimin sonu bahar getirir, bahar seni bekler, eninde sonunda düze iner yokuşlar…
Artık yeter, şimdi zamanıdır, umudu konuşturmanın... Renk renk çiçekler açtırmanın, bahara hazırlanmanın, gülümsemenin, gülümsetmenin, zamanıdır... Zamanıdır yelken açmanın, şimdi tam zamanı henüz güneş varken, herşey tadında ve güzelken, bi de rüzgar varken yelkenlerine kucak açmış.... Zamanıdır kadrini kıymetini bilmenin doğan günün, esen meltem rüzgarının, iyimserliğin... Hala ümit varken, ve hala yıllara rağmen kırışmamışsa yüzün, ağarmadıysa bütün hüzün sağnaklarına rağmen saçların, ve kalbin hala atıyorsa tik tak tik tak... Batan güneşin kızıllığı hala bir şeyler fısıldayabiliyorsa kulağına, zamanıdır ayağa kalkmanın!..
Artık yeter hüznün, gözyaşının, hayalsizliğin, belirsizliğin de artık sonu gelmeli, olmalı bir çaresi... Bir taş atmalı artık kuyuya ve sesini dinlemeli... Tok da olsa sesi, gamzeler açtırmalı yüzünde, gülümsemeyi, inanmayı unutmuş yüzlerde...Ki sen, inanmak yaşamaktır derdin, başlamak başarmanın yarısıdır; derdin... Hadi artık, başla!...
Hani bir kırmızı güle verirdin bütün kederlerini, bir küçük nergis dalında bulurdun kendini...Hani o soğuk, karlı kış günlerinde bile, bir damla kar, unuttururdu bütün geçmişi, geleceği, avucuna düşünce...Hani büyüse de küçük kız, umut veren şiirler yazacaktı gecenin içinde yansıtacaktı hayallerini.... Büyümüşken küçük kız, bu kadar büyütmüşken yüreğini, daha güzel şiirler yazmalı, susmamalı!... Ne duruyorsun, artık yeter!.. Aç kapıyı....
Artık yeter, bırak kendini suyun akışına.... Bak ne guzel geliyor gümbür gümbür akan şelaleler gibi, yeni doğmuş bebekler gibi, koşarak geçip gidiyor önünden günler... İnadına; sarıl hayata!...Dinle şu çocuk seslerini, şarkılar söylüyorlar yarına, kulak ver!...Bak şu yaşlı adama, bastonuyla direniyor hala yürümeye, kaldırımları arşınlamaya.... Bu kadar acı yeter!...Şimdi hayallerden, gelecekten konuşma zamanı, dün bitti, yarına bakmak zamanı, bırak o rüzgar eskidendi; esti geçti, daha dündü, hatta bugündü, ama esti, bittii... Yağmuru dindirmek, fırtınayı durdurmak senin işin... Senin işin rüzgara karşı yürümek, en iyi bildiğin, becerdiğin... Yapabilirsin....O yağmurlardan sadece toprağın yüzünde beliren yeşil bir fidan kalsın içinde.... Çünkü yaşamak, öğrenmek ve büyümektir, ve yine yeniden yenilenmektir, tarihi eserler değil midir zaten şimdi en paha biçilmez olan?.. Acı da bizdendi hani, hüzün de, keder de, ama biriktirmemeli, taşırmamalı... Artık yeter...
Artık yeter depresyonun, bungunluğun, yokuş aşağı yuvarlanmanın sonuna gelmeli... Ne günler görmedin ki sen, ne fırtınalarda yıkılmadın, ne olmazları oldurttun tebessümünle... Bir tufan yıkabilir mi koca bir dağı, yerle bir olabilir mi bütün tepelerin; sırf hain bir rüzgar esti, geçti diye... Essin dursun kara bağrına, esmekten başka ne işe yarar zaten rüzgar dediğin?.. İşte geçti, yıkık ağaçlar arasında, dağınık topraklar arasında da olsan, dağlığın yine dağ!.. Yıkılmamış tek ağaçla kalsan da...Hangi rüzgarın gücü yetmiş senin gibi bir dağı yerle bir etmeye!.. Ayağa kalk ve diren!..
Bir selam yaz, umuda... Bir şarkı tuttur akşam vakti, şimdi şarkı söylemek zamanı... Şimdi sevmek, inanmak, ve guvenmek zamanı.. Ayrılıklara da, yalana da,vefasızlığa da, şu çirkef yüzlü çirkin şeytana da, gülümseme zamanı... Bir gül açtır selamınla günün içine... Yeni bir söz olsun dilinde, bir yeni cümle kur, ve başla!...Bir gül açtır gülümseyen yüzüne, kırmızı kırmızı açsın tomurcukları , kokusu dünyayı sarsın,şimdi tebessüm zamanı, kahkaha atma zamanı şimdi... Sesin çıksın!... Şimdi haykırma zamanı!... G_Ü_L_Ü_M_S_E....
Sıradan bir gün ... Bu gün hergünki günlerden bir gün gibi düşünün, yine güneş aynı güneş, gökyüzü yine mavi, görünüyorsa da, siz yine yaşadığınız herhangi bir günde bulun kendinizi... Halbuki kayboluşu yaşıyor bütün insanlar... Yollarda kayboluyor bütün yolsuzluklar, yalanlar... Yok oluyor zamanla bildiğin bütün doğrular (sahi gerçekten doğru muydular?)... Böyle bir günde kendini arada da bul, kolaysa.... Kolaysa bul kendini bu savaşın, bu gizli kavganın ortasında... Ben kayboldum bu karmaşanın içinde... Kendimi sakladım, saklandım, yüreğimin ta içine hapsettim gözlerimi... İtiraf ediyorum... Ne kadar sobeleseniz bu saklambacın içinde beni görmek zor... B_u_l_u_n_a_m_ı_y_o_r_u_m...
Bir durgunluk, bir suskunluk, bir çöküntü, bir sessizlik dalgası... Halbuki deprem oluyor, yeraltı sarsıyor bütün yeri göğü, çığlıklar, yakınmalar, pürtelaş içinde insanlar, gözlerinde bir yalnızlık , bir ölüm kokusu, bir sesssiz çığlık... Hep yalan söylüyor sesleri, rengarenk gözleri siyah bakıyor.. Her cümlesi sahtelik kokuyor, nefeslerinde leş kokusu; bu koku bayıltıyor beni, bu samimiyetsizlik!.. Bütün gözler birbirinden sakınmış gerçek dostluğu, konuşmalarında bir yapmacık, hormonlu yüksek, bir ses tonu... Sevgi, aşk, vefa, nefret ve düşmanlık hepsi yokuş aşağı salıverilmiş duyguların depreminde yıkık, perişan, darmadağın... Burada aslı kaldım, işte tam burada, tam da depremin orta yerinde asıldı duygularım... Evler yerinden uçuyor halbuki, hiçbir şey yerli yerinde değil, yıkık dökük harabeye dönmüş bütün hayaller, bütün kapılar kilitli kalmış, açılmıyor.. İki metre ötesi yalnızlık, iki metre ötesi uçurum, iki metre ötesi pişmanlık, iki metre ötesi depremden daha çok sarsacak beni... Bu nasıl bir rüya Allahım, bu nasıl gerçek!... Bu nasıl bir deprem, yaşadığım!... Peşimde bütün hayaller, bütün gözler üstümde, bütün eşyalar , duvarlar, sokaklar ve hatta şu siyah beyaz kedi, nasıl da gülümsüyor, nasıl da sürünüyor ayaklarımın altında, yer kayıyor, toprak alt üst; görmüyor mu?.. Korkmuyor mu benim gibi?.. Öyle yanıbaşımda yürüyor ve gözleri üstümde; yenildin, seni yendim, der gibi... O bizim kedimiz sanki ... Ve sen, sevdiğim bu depremin içinde neredesin?..
Yağmur yağıyor sonra... Hani bardaktan boşanırcasına derler ya, hani koca gökyüzü nasıl hönkürdeyerek ağlayabilirse, aynen öyle... Yıkılmış bütün beton duvarlar ıslanıyor, ıslanırsa bütün yalanlar, doğruyu bulabilir mi insanlar?.. Bilmiyorum... Aslında bildiğimi sandığım hiç bir şey yokmuş kırk yılda öğrenebildiğim, hiç bir şey doğru değilmiş... Öğretilenlerin hepsi kader denilen ağa takılı kalmış da görmemişim belki de... Ne yapsam, ne etsem yolların sonu hep çıkmaz sokak, k_a_r_m_a_ş_a... Sele versem kendimi, şöyle bir şelale olsa ruhum, kirli sularda bile çağıldayarak aksa gitse yağmur sularının arasına karışsa; belki rahatlarım... Belki bütün yük atılır üstümden, belki bütün canlar yüreğimden sökülüp gider sel suyuna karışarak, çağlayan sesinde kendini bularak... Bir sel alabilir mi beynimdeki bütün karıncaları söküp de temelli suda sürükleyebilir mi, sürükler mi beni yine su sesi?.. Dinginliği bu yağmur damlaları sağlayabilir mi, mevsimler gelip geçerken bütün yollar s_a_n_a, çıkar mı?.. Yağmuru dinliyorum sevdiğim,bu sağnakta sen, n_e_r_e_d_e_s_i_n?..
Gökyüzü olmak istiyorum bugün, veyahut da sel olup akmak... Ve unutmak, geçmişi geleceği, yaşanmış ve yaşanmamış ne varsa hepsini silip atmak... Sıfırlanmış bir yaşam, mümkün mü?.. Yenilenerek başlamak, bu kadar mı zor?... Bu kadar mı zor depremsiz, selsiz, afetsiz, yalansız yaşamak?... Bu kadar mı zor, beni sende bulmak?...