yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Nereye gitsen kendini de götürüyorsun aslında... Dağ aynı dağ, deniz aynı deniz, dalga desen dalga değil!.. Sen desen, SEN_in değil!... Her şey yerli yerinde, sen aynı sen, bütün renkler siyah!.. Ne kadar yaklaşsan uzak bütün yakınlar, gökyüzü senin değil!... Gitsen gitsen her yerde Sen!...
Ne kendinden kaçabilirsin, ne biriktirebildiklerinden...
Deniz olsan, dalgan yetmez kıyıya vurmaya... Dalga olsan gücün yetmez kıyıda kalmaya!.. Gelir arkandan senden büyük bir tanesi, sürükler, alır götürür yine geri...
Taş olsan taşlığından utanırsın, fırlatıp atamazsın kendini kıyıya, gömülemezsin bir kum tepeciğine, saklanamazsın, saklayamazsın kendini...
Alsan götürsen seni, bir bilinmez dünyaya katsan aşını, tuz olmazsın içinde, dağ başlarında akan su olamazsın bir damlacık bile nehre karışabilen, gitsen gitsen tat olmaz aşında...
Nereye gitsen, seni götürürsün, kaçamazsın kendinden...
Seni sen kılan, senden başkası değil aslında... Kim bu götürdüğün yanında? Ne sana benziyor, ne senden başkasına, bir başka ben taşıyorsun yüreğinin her atışında... Biriktirdiğin ve taşıdığın yük senden başkası değil... Nerede başlayıp nerede biteceğini bilmediğin bir hayat yaşadığın...
Düşün ki sıyrıldın içindeki ve dışındaki bütün kalabalıklardan, yürüyorsun, yön belli değil, sokak belli değil, yürüdüğün yol, belirsiz... Belirsizlik deryasında yüzüyorsun; yaşarken, ölüyorsun... İstediğin böyle bir şey miydi, böyle bir şey mi sevgide aradığın, kendini sevmek dediğin böyle bir şey mi, yol boyu yanında yürüdüğün yalnızlık sana mı benziyor, yürüdükçe bulacağını düşündüğün şey hep bir başkası, değil mi?...
Başkalarında yitip, kendinde tükeniyorsun hep... Nereye gitsen kendini de götürüyorsun aslında...
Git gidebildiğin yere, çılgına çevireyim desen de ruhunu, dingin bir ruh değil seninki!... Dinginlik de senden değil ki...!
Sana yakışmaz düz yolda koşmak, sana yakışmaz sokak arası yalnızlığı!... Hiç yakışmadı ki mutluluk, hiç yakıştıramadın ki sana bir güvercin kanadında uçmanın sevincini, hiç bulamadın ki kendini gittiğin bütün yollarda!...
Deniz nereye gitsen aynı deniz, su aynı su, içindeki senden başkası değil!..
Git Gidebildiğin Yere,
Deniz Aynı Deniz,
Su Aynı Su,
Bulanık... !
Götür götürebildiğin yere kadar, bu yürek senin değil!...
Aslında masumiyet elimizde, avucumuzda kalan son şans ve tek cevherimiz... İnsan yaşayıp gördükçe, anladıkça en yakınından başlayarak kaybediyor, kaybettiriyor, kaybediliyor safiyetini... Zamanla anlıyorsun ki hiç masum değiliz... Hiç birimiz masum değiliz, ben de masum değilim, sen de, sizler de hiç masum değilsiniz!...
Uzun bir süre önce mahallemize, karşı apartmanın alt katına taşınan yeni komşuları çalışma ve yaşam koşularının arasında fark etmemiştim... İki yaşlarında bir oğlu olan küçük bir çekirdek aile... İşe gelirken ve giderken önünden geçtiğim balkonlarından'' ferkul, napıyon!.'' diyen minik sesi gülümseyerek esip geçtiğimi anladığım gündü, dün...
Bütün yıl boyunca hiç aksatmadan, benim her gelişim ve gidişim sırasında usanmadan bütün samimiyetiyle selamını eksik bırakmadı hiç. Ve ben her gün onu duydum, gördüm, bakmadan geçtim...
Sanki farklı bir gündü, kendimden esirgediğim bir kaç sözü ve zamanı kendime hediye edip, kendim için bir şeyler yapmak, kendimi unuttuğum yerden alıp kurtarmak adına yola çıkıp eve dönüşümün hikayesinin bittiğini sandığım bir gün... Geçiyordum, yine o saf ve temiz, hiç bozulmamış sesiyle'' ferkul, napıyon ''', el salladı... Gülümsedim cevap verdim, '' Cevdeeet, iyiyim sen napıyonn!''...
Annesi mahcup, bu her geçişte sizi rahatsız ediyor, demez mi!.. ''Hayır !'', dedim, ''ben Cevdet'i seviyorum!'' ..
Sahi ben Cevdet'i ne zaman sevdim, nasıl başladı birbirimize sevgimiz? Neden farketmedim?... Alışkanlığa dönüştüğünü düşündüğüm her seslenişte, her gülümseyişimde bunu neden hissetmedim...Yaşam denilen dönme dolabın içinde bir yukarı bir aşağı inerken, neredeyse bütün gözlerde ve yüreklerde safiyetin kalmadığını düşündüğüm günlerde bile, selam verişteki o canlılık, o sevgi, katışıksız ve karşılık beklemeden el sallayan bu yüreği her gün gördüğüm halde, nasıl umursamazca görmezden geldim?... Hala nasıl insana ve zamana umutsuz, bakabildim?..
Evet ben Cevdet'i seviyorum!... Onun saf, kirlenmemiş elleriyle salladığı o sevgi selamını seviyorum... Bu sabah kalktım, balkona çıktım ve ilk selam veren bu kez ben olayım diyerek karşı balkona seslendim; '' Cevdeett! napıyooonn !!'' Şaşırdı çocuk, cevap vermedi el salladık ve gülümsedik birbirimize.... O beni görmüştü, benim onu görmemi sağlayan şimdi üç yaşına gelen o saf yüreğiydi....
Cevdet'i seviyorum ben, evet... Masumiyetini, içtenliğini, sevecenliğini kaybetmesin diyorum... Kimse içindeki o katışıksız insan sevgisini, cana yakınlığını köreltmesin istiyorum... Çok şey mi istiyorum, Cevdet, Cevdet olarak kalsın, kendini yitirmesin , kaybolmasın çirkinliklerin, yalan dolan, haksızlık, zulümlerin arasında ve yaşam kavgasında dediysem?... Çok mu istiyorum?..
Zor olan masum olarak kalabilmek mi, masumiyetsiz bir insan topluğunda yaşayabilmek mi?...
Hiç birimiz masum değiliz... Ben de masum değilim, kaybettim masumiyetimi, bunca yalanın, küfrün ve zulmün savaşında... Sizler de masum değilsiniz, hiç biriniz,masum değil!...
Ama masum olanlar var, onlar bizi yaşatacak, bir ışık tutup kürkçü dükkanı misali geri dönmemize vesile olacaklar var, masumiyet dünyasına...
Hepimiz için umut, var... Cevdet varsa, Cevdetleri yaşatabilirsek, çoğaltabilirsek, yaşamak var, sevgi var!...
Sabahın en erken saati; güneşin doğma, tanyerinin ağarma vakti... Kırmızıya çalıyor göğün rengi, doğan güneşle, uyanıyor sabah... Bir mucizedir benim için sabahın bu saati, ve akşamüstlerinin gurubu... Gözlerimi açıyorum bir meltem rüzgarı dokunuyor hafifçe yanaklarıma... Gülümsüyorum... Gülümseyerek uyanmak ne güzel şey!... Yıllarımı aldı donuk bir yüzle sabah aynalarında gördüğüm kadına isyanım... Perdeyi aralıyorum hafifçe, camlar boydan boya yere kadar olunca sanki dışarıdasın hissini veriyor.... Odanın içinde koca bir deniz.... Birdenbire karşımda mavi dalgalar, uçsuz bucaksız; günaydın diyor... Günaydın ferkul, günaydın!... Yıllara yenik bedenim bu saatte yorgun, ama bu sıcak günaydın sesi, diriltiyor, canlandırıyor, bir dalga olup karışasım geliyor enginlere... Maviliğinde kaybolmak, dalgasında köpürmek... Bir dinginlik hissi, bir huzur, bir yaşama sevinci yüreğimin ta derinlerinde... Hissediyorsan, varsın, yaşıyorsun...
Acele ediyorum, gurubu kaçırmamak lazım, dosta ihanet etmemek lazım!.. Hemen çayın altını yakıp çıkıyorum teresa... Kocaman bir teras bu, kanepemi, sallanan koltuğumu koymuşum, akşamdan kalma romanım koltuğun üstünde yayılmış sereserpe... Bir tembel keyfi, ya da ne denir, keyf_ehli terasım... Tam onunla konuşmak, göz göze gelmek için hazırlamışım balkonu... İşte karşımda, anlatacak ne çok şeyim var, ne çok dert yanışımı, ne çok birikmişliğimi dökmek için yıllara sığdırmışım, bilse kaçar mı, kaçırır mı gözlerini benden?.. Bilmiyorum... İlk kez karşımdakini değil, kendimi düşünmek sayfalarca bir kitap, bir roman yazar gibi içimi dökmek istiyorum... Bazen bir ağaç, bir dalga, bir resim yeter dost bir nefes olmaya, can olmasa da, koşulsuz dinler seni... Dinlesin beni dostsa... Ben bu kadar beklemişken onu, yıllarca kıskanmışken ona yakın olanları, bulmuşum, kaybeder miyim?... Kaybedilmesine izin verir miyim?... Kim beklemiş benim kadar?... Kim sevmiş, kim sevdalanmış bu kadar köpüren dalgalarına?..
Demlenmiş çayım, altını kısıp bir bardak alıyorum, hemen geçiyorum karşısına ... Radyoda bir karadeniz türküsü... ''Ben seni sevdiğumi da dünyalara bildurdum... '' Dalıp gidiyor gözlerim dalgalara karışıp, dönüp geri geliyor, kıyıya çarpa çarpa... Diyorum bu huzur, bu saadet!.. Bu kadar zor muydu, bir hayali gerçekleştirmek, hayal olmasından çıkıp gerçeğe dönüştürmek, yaşamı yönetebilmek, suya salar gibi geçmişi, salıvermek akan suya kendini?...
Ve, yürüyorum, çıplak ayak sahilde, kumlara bir batıyor, bir çıkıyor ayaklarım, sabah olmasına rağmen sıcak kumlar, etrafta kimsecikler yok.... İlerden, taa ilerden bir köpek koşarak geliyor bana doğru... Başka yer ve zaman olsa, kaçacak yer arardım, gülümsüyorum, el sallıyorum köpeğe, belli ki benim kadar sevdalı bu denizli sabaha, köpüren dalgalara atıyor kendini az yaklaşınca... Yıkanıyor, boğuşuyor, sevişiyor sanki denizle...Uzun süre izliyorum, ne güzel bir sabah bu, ne güzel bir aydınlık hissi yaşamın tam ortasında!...
Ne güzel bir duygu bu deniz sabahı!...
Sabah yürüyüşünün sonunda, hala kaynayan çayım beni bekliyor, bir dilim karpuz, peynir, zeytin ve kızarmış ekmekle kuruyorum soframı.... Ve hala karşımda deniz, hiç bir yere gitmiyor, hiç üzmüyor, hiç kıskanmıyor, hiç ayıplamıyor, hiç kızmıyor, kızdırmıyor, öylesine duruyor orda... Bakışıyoruz, dalgın, hüzünle karışık bir yalnızlık hissiyle de kaplansa ruhumuz, bu duygu güzel!... Sanki bunun adı mutluluk mu, diyorum... Cevapsız kalsa da sorum, uzaktan gülümsüyor bana en kadim dostum... Dalgaların sesi, sanki kalbimle birlikte çarpıyor kıyıya... Vefalı bir dost gibi, sıcak bir göz gibi, o bana benden yakın, ben ona ondan yakın...
Bir sıkıntı, bir sis bulutu, bir karanlık... Boğuluyor gökyüzü, biriktirip biriktirip boşaltamadı bir türlü gözyaşını... Baharı da unutturdu, kışa kesti ortalık....
Bir rüzgar, bir soğuk, bir titreme... Gözlerde, ellerde, yüreklerde, evlerde... Ağlasa, dökse içini, salıverse kendini; birden bire sağnağa dönüşse... Açmış kollarını toprak, onu bekliyor, ne çok beklemiş,ne çok ölüm getirir yaşayana beklemek, ne çok hasret ıslanmaya, bir bilse...
Yağdıramadı bir türlü gözyaşını ... Yağmadıkça, boşaltmadıkça içindeki kini, bungunluğu, bize bahar, bize güneş, bize sıcak yok gibi....
Yağ artık!.. Sele döndür topağı, ıslansın seninler ağaçlar, çimenler, evler, sokaklar, insanlar... Coştur gözyaşını, yağ da bitsin bu karanlık, bitsin bu soğuk; gelsin artık bahar!..
Hiç Özlemedim Seni... Seni özlemek, ateşin suyu özlemesi gibi, kuzunun kurdu, vahanın çölü düşlemesi gibi... Bir meleğin şeytanı kucaklamak istemesi gibi seni özlemek...Yunusun bile bile kıyıya vurması gibi kendini... Yusuf, Züleyha ' yı özler mi?.. İbrahim, Nemrutu özler mi?... Özlemedim, hiç özlemedim ben seni...
Hiç Özlemedim Seni... Nerede başlayıp neden bitemediyse bu, her neydiyse, adını koymak nasıl yaşamak kadar güç_se; her nasıl bir savaşsa kaybettiğim, boşunaymış direnişim... En baştan belliymiş; zafer vazgeçmekteymiş, direnmektense, sonunu görmekteymiş başından... Kaybolmadan, kaybetmeden ruhları, azıcık bir özlem bırakabilmekteymiş, tadında bırakmakmış yoksa hiç zaten tuzu... Ama bütün savaşlarda her zaman kaybeden de kazanan da kaybeder aslında... Birlikte başarabildiğimiz tek şey; kaybetmekmiş aslında... Gerçek hazine, kendine saygı duymakmış, başkasından beklemektense...
Benim Kaderimdiysen de sen; yazıldıysan da sayfama, kazındıysa da adın alnıma; Özlemedim Hiç Seni... Sonum olacaksa bitişi küfrün, zulmün, hakaretin, haksızlığın, betere de vardıracaksa sonumu bu nefretim; son nefesim olacaksa da bende tükenişin, Hiç Özlemedim Seni...
Özlemedim Hiç Seni... Hani umutları kaybettiren afetleri nasıl özlemezsen, hani bir depremde nasıl yıkılırsa evler, bacalar, sokaklar, duvarlar, öyle bir sallandık birlikte, devrilmesek de, yıkılmasa da bedenimiz; çökerttik bir çok şeyi... Kendi depremini özler mi insan?... Hiç özlemedim ben seni...
Hiç özlemedim seni...Sen benim hiçbir mucize yaşamamışlığımsın... Hiç bir gülümseyişim, hiç bir gözyaşımda saklayamadığım, biriktirip biriktirip içimde ezilmişliğimi, atamadığımsın....Hiç özlemedim seni.... Nasıl bütün hayallerin suya düşerse bir an, yıllara, günlere, gecelere, hatta bütün zamanlara saklandıysa kırık yüreğim; nasıl tükenişi yaşatabilirse bir küçük ademoğlu, başarabilirse bütün bir yaşamı tüketmeyi, öyle işte... Öylesine bir özlememek bu, özletmedin ki kendini!.. Hiç Özlemedim Seni....
Bazen bir yalandan sonra, bazen bir tek bakış, tek bir gözünün ucuyla kaybettirdiyse safiyeti, masumiyeti ve nasıl başladıysa bu savaş, ilk günkü gibi hala.... Özlemedim hiç özlemedim seni...
Gidişinle aydınlığa erişti karanlıklar, açıldı salkım saçak, söğüt dalları gibi yeşillendi toprak, bahar geldi mevsime, kış bitti... Sahi kar yağarken gelmiştin sen ansızın düşlerime, kar yağıyor diye mutluydum o gün, kar ömrüme yağıyormuş, donduracakmış buza kesmiş ellerimi, artık ısınmayı unutacakmış parmaklarım, bilemedim... Üşümeyi özler mi hiç insan?.. Hiç Özlemedim Ben Seni... Yıllara sığdırdım üşümeleri, günlere, gecelere hapsettim kendimden kaçırdığım gözlerimi... Titredi yüreğim badem dalında bir serçe kuşu gibi, çok kez özledim kalabalıkları, yalnızdım hep iki kişiyken bile ben... Özletmedin ki kendi...Hiç Özlemedim Ben Seni...
Hiç Özlemedim Ben Seni... Hiç bir çocuk gülüşünde bulmadım ki seni... Hiç bir kelimende bir güneş açtırmadın ki yüreğime... Hiç bir ben_ i sığdıramadın ki yüreğine, taşıyamadın ki hiç ellerimi... Hiç İstemedin Ki Sen Benim Özlememi... Hiç özlemedim ben seni....
Hiç bir bahar yaşamamışlığımsın, hiç bir denizinde boğulmamışlığım, hiç bir gökkuşağında rengimi bulamamışlığımsın... Kaderim Değil, Kadersizliğim Olamamışlığımsın...Yalnızlığım, dönüp dolaşıp aynı yola dönüşüm, yıllarımsın boşa geçmiş, arkama baktığımda gördüğüm bir çok gözyaşım, pişmanlığım, parçalanmış şiirim,darmadağın mısramsın...
Şimdi var git, kime özlettirirsen özlet kendini...
Bugünlerde yazmakta zorlanıyorum, sanırım biraz da okunur olmaktaki endişelerim buna sebep... Sanki biraz daha fazla okunduğumu hissetsem, okurlarımdan bir ışık, bir ses duysam diyorum... Halbuki blog; kendi kendine konuşur gibi yazma işi aslında... Okunsun veya okunmasın, insan yazdıkça çoğalıyorsa, önce kendi için yazmalı, bütünleşiyorsa yazdıklarıyla, yazmalı, bırakmamalı.... Bunu çoğu zaman unutuyorum.... İnternette bir blog sayfanız varsa, zaman zaman ziyaretçi ve okur trafiğinin düşmesi veya artması, bazan şaşılır derecede hiç okunmama duygusuna kapılmak çok doğal ve normal iştir, bunu gözardı ederek sık sık ve sadece kendine yazıyormuş gibi herkese, yazabilirsiniz, boş kuyuya taş atttığınızı hissetseniz de zaman zaman; taş yerini bulur aslında... Bir kişi bile sizin duyduklarınızı işitse, kendinden bilse, değer verip okuyarak sizi içinde hissetse yeterli aslında... Ama daha çok okunma hırsı, sanırım alıp götürüyor insanı; bazan hüsrana, bazan rüzgarına...
Bir duygu insanıysanız, her şeyi ince eler, sık dokur,ayrıntılara çok takılırsınız... Ve en iyisini yapmak istersiniz... Sizin için iyi olan, bir başkası için kötü olabildiği gibi,sizin kötü dediğiniz beğenip de okumadığınızı, bir başkası alıp en yukarılara sürükleyebilir.... Bunu çoğu zaman yazınca; hissediyorum, tam da bu oldu, ben kendim bunu beğendim dediğim bir yazıyı çoğu zaman sıcak bulmuyor okur... Ya da tam olmadı bu yazı diyorsun, bir bakıyorsun çoğu insan kendi resmini yazıda görmüş, aynada kendini görüyormuşcasına kapılıp gitmiş yazının akışına...Yazmak ve okunmak, zor iş aslında... Bilinmeyen bir yolda ansızın daha önce yürümüş gezmiş ve bulunmuş olma hissi gibi, ya da kaybolmuşluğun orasında bulmuş gibi kendini....
Bugünlerde dikkat ediyorum, okumak ve okunmak, siyaset ve yemek tarifleri, magazin haberleriyle doğru orantılı...Kimse duygularını ortaya saçmış birini okumaktan yana değil... Ya da önüne serilmiş bir şiir demetini elinin tersiyle itiyormuş gibi insanlar... Hatta duygusallığın hafife alındığını görüyorum toplumda... Geçen gün bir arkadaşım, neredeyse benim yanımda, şiir yazan, deneme yazan birinin dedikodusunu yapıyordu, dinlemekten utandım.... Böyle bir toplumda, duygu insanı olmak ne zor, saklanmak mı gerek?...
Duyguları bu kadar hiçe saymak, küçümsemek, kendi ruhundaki fırtınaları dindirmeye yarar mı?... Halbuki; duygu her zaman bir parça küçük bir dünya yaratmak demektir, ruhumuzda hissettiğimiz, kendimizden saydığımız her şeydir duygu dediklerimiz... Gerçek hayatın meşgaleleri ve maddeciliği içinde unuttuğumuz en güzel şey ve olmalı, her zaman yaşanmak ve yaşatmak için, yaşamanın bir anlamı olması için...
Başlamak başarmanın yarısıysa, çoktan başladım ben, okumaya ve yazmaya... İnsanlar yazdıkça ve okudukça dünya küçülecek, duygulandıkça çoğalacak sevgi, barışa , şefkate ve dostluğa açılacak kapılar... Biliyorum, bunu her okuduğum ve yazdığım cümlede hissetmekten gurur duyuyorum...
Ne mutlu bana!... Ne mutlu ki Duygusalım!... Duyduğumu, duymadığımı, hissettiğimi, hissedemediğimi, olanı, olmayanı, gerçeği ve yalanı, mevsimi, mevsimsizliği, bazan hiç yaşanmamış bir baharı, bazen yaşanmış ve yaşanılacak anı,çoğunlukla beni, bizi, sizi; yazıyorum ve okuyorum!..
Dün izlediğim bir filmde ölmeden önce yakınlarına bir mektup bırakan biri vardı... Düşündürdü, gülümsetti; aslında fena fikir değil... Yaşarken söyleyemediklerinizi öldükten sonra söylemek...
Yeterince sevginizi gösteremeyen biriyseniz hele, öldükten sonra onlara bırakılacak en güzel miras; söylenilmeyeni söyleyerek onların ruhuna kendi ruhunuzdan bir mesaj... Çok konuşan ama hiç bir şey söyleyemeyen insanlarız aslında hepimiz.... Her şeyi konuşuruz, gerektiğinde veya gerekmediği zaman bile, haykırmasını da biliriz, ama hiç gerçek duyguları çıkartamayız iki dudağın arasından; saklı kalır çoğu zaman sevgimiz de, şefkatimiz de....
Şimdi bir şeyler söyleme zamanı...
Tabiidir ki, en iyisi henüz nefes alırken, yaşamın ve yaşatıldığının kıymetini bilerek, var olmanın amacını hissettirerek yaşamak ve sevdiklerinize ben de buradayım, ne kadar kırsam da, kırılsam da, istemediğim bir hayatı dilemediğim şekilde yaşasam da, Seni Seviyorum_u söylemek galiba... Aklında bir ukde gibi kalmaktansa, geride bırakabileceğin bütün maddi değerlerdense en iyi miras... Sevmek ve sevildiğini duymak; olmalı...
Yarına ertelenmemiş bir yaşam aslında hep dilediğimiz... Bildiğimiz ama uygulamadığımız. sanki hiç ölmeyecekmiş gibi, yarınların bizim için var olduğunu sandığımız gerçeği... Halbuki ölüm de, yaşamın bir gerçeği... Yarın belki hiç olmayacak, belki bu yazının sabaha okuyanı olacağını düşündüğüm bir çok kişi, yarın hayata veda edecek... Belki yazarı da, kim bilir?... En iyisi; yok olmak gerçeğini her an hissederek, gündelik telaş ve sorunların içinde var olduğunun, seni seven dostların veya birilerinin olduğunun farkına varmak... En büyük zenginlik bu; olmalı.... Ya da, senin sevdiğin bir kaç kişinin varlığından haberdar olması, düşündüğünden ve sevildiğinden haberdar olmak; farkındalık...
Seni Seviyorum; ne kadar az söyleriz, ne kadar az duyarız... Halbuki söylenmeli... Dikkat ettiniz mi bilmiyorum insanlar bunu küçükken daha sık ve kolay söylerler; küçük bir çocuğun her an ağzında hazırdır sevgi sözcükleri.. Büyüdükçe sevmeye ve sevilmeye daha çok ihtiyacımız olduğu halde, önemsemiyor veya unutuyoruz, sanki ayıpmış gibi her seferinde söylemek... Ayıp veya yanlış olduğunu düşünüyorsanız bile, sanki hiç mi ayıbı yaşamadık, yaşatılmadık, hiç mi yanlış yapmıyoruz?.. Söylediğimiz kişi yanlış kişi olsa bile; söylemeli; anlık bile hissedilse; söylenmeli; Seni Seviyorum... Hak ediyor mu, etmiyor mu, şu an doğru zaman mı, değil mi, düşünmeden,hemen bir çocuk safiyetiyle; söylenmeli... Bu kadar zor, olmamalı...
Eğer bunu yaşarken, hissederken, yaşatılırken söyleyemiyorsanız, küçük bir not bırakın; Seni Hep Sevdim... Eminim bir kaç apartman katı, bir kaç lüks otomobil veya bankada milyonlar bırakmaktansa; bu miras herkese iyi gelecektir... Unutmayın yarın, belki hiç olmayacak...
Sevdiğini ve sevildiğini yaşarken söyleyebilen ve işitebilen, insanlardan olmak; dileğiyle...
Geçen yıl; bugün bir kral ölmüştü, toprağa verdik onu... Bir kral gibi yaşadı, kral gibi ölemedi... Allah rahmet etsin, günahlarını affetsin... Benim babamdı, gerçek bir kraldı,şimdi yok!... Hayat dedikleri bu, galiba... Bir varmış, bir yokmuş masalı....
Seni seviyorum baba, benim de senin için yapabileceğim dualarım ve ancak seni yazmak işte; affet...
Dağ gibiydi, taş gibi ,dünyaya hükmeder gibiydi, aleme ben de varım diyenlerdendi, çok koşardı,çok yürür, çok çalışır, çok hırslanırdı.Yakışıklıydı , etrafını parasına ve yüzüne gülen çok kadın sarmıştı iyi günlerinde.Işıltılı günlere hayrandı, ışıltılı sevmelere... Parlak günlerin insanıydı...Sönmüş yıldızlar onun harcı değildi zaten...Zamana kandı, hiç bitmeyecek sandı, hep aynı kalacak... Evinin duvarlarına kendi resimlerini sıraladı boy boy, askerlik resimleri, gençlik resimleri, taptığı babasının resmi, vesikalık mustafa resimleri...Duvarlara sıraladığı kendi resimlerine hayrandı, kendine, başardıklarına, yapabildiklerine, yaşayabildiklerine deliydi...
Çok sevilirdi etrafındaki insanlar tarafında bir ayrı cephe oluşturmuştu , bambaşka bir kişilik sergiliyordu dışarda...Evinin dışında adam gibi adamdı çünkü... Saygınlığı parası oldu sürece vardı hep.Ayaktayken hiç dostsuz kalmamıştı, kardeşleri, sevenleri çepeçevre sardıkça büyüdü, büyüdüğünü sandı, ben kralım derdi... Kendi krallığını kurmuştu küçük akdeniz ilçesinde, bencil yakınları arasında, kendince bir krallıktı.Kral olduğunu sandı, halbuki herkesin gözünde madeni bir madde olduğunu göremedi... Evinde de olmaya çok çabaladı, sadece bir aslandı, kükremesinden korkulan, asla başı okşanmayacak... Korkutmanın, ürkütmenin sevgiyi getireceğini sandı yıllarca.... Aslında hiç tebası olmayan bir kraldı, bilemedi...
Çocukken de başarılıydı, daha ilkokulda öğretmeninin çok zeki olduğu yönünde söylediği cümlelerle övündü yıllarca.Çalışmaya, kazanmaya o yıllarda şartladı, belki zorladı babası.Çok kazandığı sürece sevileceğini, gerçek sevginin yolunun paradan geçtiğini o yıllarda düşündü, ve hedef edindi. Simit satarak başladığı çalışma hayatına belli bir yer edininceye, dermanı kalmayıp kendi kendini emekli edinceye kadar devam etti...
Evlendi, mutlu olacağını sanıyordu, olmak için bir gayret edinmesi gerektiğini bilemedi.Mücadele en yakınlarından başlar, bilemedi...Ben de varım’ı bu sefer söyleyemedi etrafına, biz de varız, karışmayın , karıştırmam, diyemezdi, demedi zaten.Verdikçe hep isteyenler izin vermedi, mutlu olamadı... Kırdı, kırıldı, mutsuz olan ama öksüz olmayan çocuklar büyüttüğünü söyledi hep...Maharet miydi?..Öksüz yaşamak mı, mutsuz yaşamak mıdır kötü olan?...Doğrusu nedir, kim bilebilir ki?...
Ya da gerçek olan vazgecememek, yansıtmadığı sevgisini , aslında çok değer verdiğini kaybetmemek miydi?.. Kendisiyle beraber gidecek, bir bilmeceydi bu, öyle kalacak belki yıllarca...
Dağ gibiydi, taş gibi, bir yüksek duvar gibi... Gücünden, heybetinden, zalimliğinden kendinden güç aldı ömrü boyunca... Sesini duyduğunda ürperirirdi çocukları, güzel şeyler de söylese korkudan başka hiçbir şey hissedemezlerdi... Onları, geleceklerini kuracak şartlar vererek , maddi fedakarlıklar bahşederek büyüttü...Kendi kendine kurduğu hükümranlık dünyasında, kendine göre bir sevgisi de vardı çocuklarına, ailesine karşı.Yine de kıyamazdı, bırakıp gidemedi, gitmedi... Geriye dönüp baktığında çok geç kalmıştı, sevgiye yeniden başlamak , duvarları yeniden yıkıp aşmak çok zordu.Yine de çabaladı, bir şeyler yapmak için, iyi hatırlanır olmak için, hatalarını unutmak için belki, unutturmak için ...
Dağ gibiydi, taş gibi, yıkılmaz, aşılmaz sanılan duvarlar gibiydi... Hep öyle kalacağını sandı, hep böyle azametli, hep böyle gür çıkacak sandı sesi... Soğuk suyu severdi, akan suyu, çoşkun akan, önünde ne varsa alıp götüren suda bulurdu kendini, aynaya bakar gibi... Çok şeyler götürdü , çok şeyler aldı gitti her geçen gün, her doğan güneşle birlikte, çok şey kaybettiğini çok geç farketti... Yeniden başlamak mümkün olaydı hayata, yeniden küçük mustafayla başlasaydı, yenidenliğinin farkına vararak başka birini büyütür müydü ki içinde?..
Dağ gibiydi, taş gibiydi, yenilmez bir pehlivan, yıkılmaz bir duvar gibiydi.
Yıkıldı...
Benim deyip gözünün içine bakamadığımdı, gücünden güç alıp dünyaya haykıramadığımdı...
Dizine yaslanıp ağlayamadığım, kimseleri şikayet edip dert yanamadığım, gözyaşımı içinde bulamadığımdı...
Ben geldim baba dedi, uzattı ellerini, eğildi yatağa doğru şöyle bir… Duymuyordu, gözleri kapalıydı, yavaşça tuttu elini yorganın altından sessiz bir arayışla… O zaman işte açtı gözlerini adam, yarım yamalak bir açıştı, görmek isteyip de göremeyiş değil, bakmadan görmeyi denemek gibi bir bakıştı bu… Ben geldim baba, dedi sana haber getirdim… Bahardan, bahçemizdeki ağaçlardan selam getirdim… Hani yıllardır sen arar haber verirdin ya bana; ‘kızım bahçemizde bademler çiçek açtı, gelmeyecek misin?.. Bu kez geldim baba, bu kez sana haberi ben vereyim istedim, ilk çiçeklerin açışının, ellerinle diktiğin bademlerin çiçeklenişinin müjdesini vermeye geldim baba’, dedi…. Sevincimiz benzeşirdi, çok benzeşen yönümüz olmamasına rağmen en çok ikimizi ilgilendirirdi ya bahar, işte onu söylemeye geldim sırf bu haberi verebilmek için, kilometrelerce yol katettim geldim… Kapattın yine gözlerini, bak sana ne diyorum, ağaçlarımız çiçek açtı baba, bahçemize bahar geldi!... Kalkmayacak mısın artık, çok oldu yattığın, çok oldu serilişin, dirilmeyecek misin?.. Direnmeyecek misin?
Pek sevmezdin sen beni… Umut veren bir çocuk değildim, dağınıklığımla, dalgınlığımla, hassaslığımla, biraz da beceriksizliğimle özdeşleştirememiştin beni... Kendi başarılı, çalışkan ve hayata karşı benim, diyen duruşuna yakıştıramazdın cesaretsizliğimi belki de... Başbakan olacak kızın vardı senin, kara gözlü Adem’in bir taneydi, bir de daddikgennen... Onlar üzerine bir aile kurmuştun diğerlerinden bağımsız, içini titretirdi onlara bakışın, yüreğinden gelirdi seslenişin... Onlar da çok özledi ya baba seni, ama Allah bilir ya şu son birkaç yılda bana dönüşünle sana dönmemi sağlayışınla ben daha çok özledim… Yüksek yüksek teperelere, türküleri hala dillerde baba, ama o türküleri duyup da yavaş konuştuğunu söylediğin kızını aklına getiren yok artık… Hala telefonumda kayıtlı numaran, babam, demişim, babamın telefonu çalmıyor artık... Belki bir daha hiç aranmayacak, hiç çalmayacak ... O telefon da nerelerde şimdi kimbilir, yatışınla, sessiz varlığının kayboluşuyla silindi bir yerlerde....
Ağaçlar çiçek açtı baba!.. Bahçemize bahar geldi, duyuyor musun?.. Sana geldim, haberi ben vereyim istedim bu kez, biliyorum bu yıl en çok sen bekledin baharı, en çok sen istedin çiçek açışını ağaçların.... Ve biliyorum ki bu son baharın olacak, son çiçeklenişin.... Kimbilir belki de benim de görebileceğim kaç bahar kaldı , bilinir mi?... Bilinseydi neler yapardım, neler yaşar ve yaşatırdı insanlar son baharını gördüğünü bilebilseydi, neler değişirdi yaşamlarda?...
Adam gözlerini tekrar açtı şöyle bir, anlıyormuş gibi bir bakışı vardı, elinden tutan parmakları sıktı, inledi, yeniden kapattı gözlerini... Ateş almış gibiydi elleri... Direnişi bırakışın verdiği bir salıvermişlikle bıraktı kendini dalgın uykusuna... Duymamıştı, almamıştı kokusunu baharın...Bu son bahar sevinç vermiyordu belki de yüreğine....
Baktı, baktı, kızı son kez olarak yeniden babasına, duymasa da vermişti baharın, çiçeklenişin müjdesini ya, içi rahattı... Çıktı yoğun bakım odasından gözleri yaşlı.... Kulağında bir şarkı söyleniyordu, yüksek yüksek tepelere.....
Bu bahar çok sessiz geldi ... Bu bahar bahçedeki ağaçlar çiçeklerini konuşturmadan açtılar... Bu bahar başka bir bahar, bademler suskun, balkona yaslanmış dallar suskun, yürekler sessiz...
ferkul
9mart2009
KRAL ÖLDÜ....
Dünyanın bütün babalarını; Ve hatta bütün ata babalarını, benim babam geçerdi... Babamdı, bir duvar kadar sert, bir yiğit kadar mert, bir diktatör kadar asi, bir aktör kadar kendini gizlemesini bilen, saklanan, bilinmez bir yolda giden, benim babamdı.... Dağ gibiydi, taş gibiydi, yıkılmaz bir duvar, yenilmez bir güreşçiydi... Dünyanın bütün dağlarını geçerdi, hatta ağrı dağını, ve hatta everesti....
Kraldı, kral gibi yaşadı... Dünyanın bütün krallarından fazla kraldı, o benim babamdı...
Kral öldü, krallar da ölürmüş, ama benim babam baharda öldü, ağaçlar çiçek açınca, demiştim, biliyordum; baharı bekliyordu nefesini de vermek için, çiçeklensin istiyordu bahçemiz, çağlalar olsun, erikler tomurcuklansın, çimenler büyüsün, bahar gelsin diye bekliyordu... Krallar baharda ölür, ben biliyorum siz bilemezsiniz; çünkü sizin babanız bana benzemezdi, benimki bana benziyordu, baharı severdi, çok severdi; sizin babanız benim babamı geçemezdi krallık üstüne, bahardanlık üstüne...
Benim babam kraldı, baharda öldü...
Öldü benim babam... Şimdi yok, artık dağın başındaki toprağın altında gözleri, oradan bakıyor evimize, evine, oradan gözetliyor hepimizi; sanki şimdi haykıracak; sanki şimdi çıkıp gelecek, annemi dövecek, annem çığlıklarla acıtırken geleceğimizi, o yumruklarıyla yıkacak geçmişi; biz altı küçük yürek, kendimize saklanacağız yine, içeriye; çok içeriye kaçacak gözlerimiz, korkudan büzüşecek kalplerimiz, babam şimdi yeniden gelecek, hiç kapı çalmadan, öksürmeden, dimdik, duruşuyla yıkacak merdivenleri, her adımda uzaklaşacak, sanki babam hiç ölmeyecek...
Sanki babam gelecek, gelişiyle hiç gitmeyecek...
Benim babam çoktan öldü aslında, çok olmuştu öleli... Gözlerinden ilk damlalar akmaya başladığında, yüreği pamuk kadar yumuşadığında, ‘benim güzel kızım’, demeye ilk başladığında ölmüştü, kendinden başkasına dönüştüğü ilk gün ölmüştü aslında, o gün kral çökmüştü... İlk torun sevgisi yüreğine yerleştiğinde, her ayrılığın arkasından ağlamasıyla vermişti son nefesini... Her gözyaşı biraz son’dur aslında... Sonun her başlangıcı bir damladır, düşer yüreğine; bitiş başlar, tükenişinin önünü kesemezsin... Benim babam duvarlarını yıktığında ölmüştü aslında, o da biliyordu, çoktan ölmüştü, baharı bekliyordu, ağaçlar çiçek açsın, çağlalar biraz olsun, gidecekti temelli...
Benim babam öldü!... O ölürken ben gidiyordum, yola çıkmıştım; beni göndermedi;’ bekle, öleyim de öyle git’ dedi... Beni çağırmıştı, işten izin alıp da gitmiştim, ona gitmiştim, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi gözleri... ‘Allah,’ de baba, dedim, dedi mi demedi mi anlaşılmadı birşeyler söylemeye çalıştı, gözleri üzerimdeydi, sevinmiştir belki geldiğime... Sevinmiştir belki bahçemizdeki ağaçların çiçeklendiğine, çağlaların olgunlaştığına... Çok acı çekmişti yatağa düşeli beri, hele de annem ona bakalı beri, sessiz bir hasta göze dönüşmüştü bedeni, sadece gören, konuşmayan, söylemeyen...
Yakışıklı adamdı benim babam... Ölürken de yakışıklıydı, gülümsüyordu sanki, dimdik duruyordu, hiç ölmemiş gibi, ayağa kalkıverecek gibi, çocukluğumdaki babam gibiydi, beyazlar giyinmişti, dik duruyordu, tek farkı yatıyordu, gözleri kapalıydı...
O benim babamdı, öldü....
Benim babam öldü, kral öldü diyorum, duymuyor musunuz!... Artık yok, kara gözlü oğluna seslenemeyecek, çok sevdiği paralarını sayamayacak, çünkü mezara onları da gömemedi, elinde olsaydı gömerdi... Cenazesine okuttuğu , yardım ettiği onca insan, dostları katıldı, neredeyse bütün herkes oradaydı... Bütün herkes oradaydı, ben de oradaydım, ellerim titriyordu, çok titriyordu; tutsun istemiştim, bir kez olsun tutsun istemiştim ellerimden; tutmamıştı, tutamadan gitti.... Kraldı benim babam, iyiydi, mertti; sadece bizden ; altı küçük yürekten saklamıştı gülümsemelerini,iyiliğini... Ne olurdu kral olmayaydı, ne olurdu, kralın bahçıvanı olaydı, çiçekleri iyi sulasaydı, ne olurdu cenazesinde üç beş kişi olaydı da ; sadece ailesi olaydı; o benim babamdı, başka babam mı vardı?...
Babamdı, babacığım diyemediğim, göğsüne yaslanıp ağlayamadığımdı, arkama alıp güç alamadığım, sevgimi gösteremediğimdi; ama o benim babam dı....
Dağ gibiydi; taş gibiydi, yıkılmaz bir duvardı, yıkıldı...
Yenilmez bir güreşçiydi; yenildi...
Bir kraldı, öldü....