ne kadar siirimsiyiz

ne kadar siirimsiyiz

yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..

ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....

13/5/2008
Kategori: edebiyat

        

 

                                        ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....

 

Uyu! ’dedin,uyudum,anne,yürü!’dedin,yürüdüm...

Yağmurlar kesti yolumu,fırtınada yıkılmadım...

Işığa diktim gözlerimi, karanlığa aldırmadım...

Öyleçok yürüdüm  ki, dağlara kanmadım,

yollara doyamadım... Koşacaktım,

ama,’ düşersin,yorulursun’, dedin…

Yürümedim...Durdum anne!...

Yaşamaktan yana,ne varsa bildiğim: senden kalanlardan _,yetindim… Yetinmeyi maharet sayarak, erdemi şeref  kılarak… Yalnızlığı önümde bilerek.. . Dönüp ardıma bir baktım da...Arta kalan, senden başka hiç bir ben, olmadı….Olamadı anne!

‘Off!’deme'Allah,de',dedin.Allah’tan başka kimse hiç kimseyi düşürmedim dudaklarımdan. İsyan hiç bir zaman yakışmadı uysal kızına... Uyandım... Kimseyi uykudan uyandıramadan... 'Allah’ dedin mi bütün dertler  biter, dedin...

Anlatamadım... Yakıştıramamışken günahı kimseye:, bir de baktım ki hava alamaz olmuşum, bütün  ‘offff’ lar sarmış dört bir yanımı.                 

Yine de ‘of’ demedim anne!

‘Yalan  söyleme’, dedin, ‘her zaman dürüst, ol!’  Dürüstlükten anladığım

ne varsa, yalandan gayri, pazara serdim  dürüstlük  kervanını,

hepsini yaşattım dünyama… Bir baktım sarmış bütün mevsimlerimi,

sarmaşıklar gibi, yalanlar...

                    Boğuluyorum anne!

                         Yine de hala  ’yalan’ söylemedim anne!...

‘Temiz ol, dedin, beyaz bir çarşaf gibi, duru ol, saf ve katıksız yaşat, yüreğini’ dedin…Hep yıkadım ellerimi bütün çamurlardan arındırarak …Gençliğim soldu, çocukluğum söndü gitti,ben  hiç kirletmedim yüreğimi…Her gün yıkandım bütün çarşaflar gibi kalayım, diye tertemiz…Beyaz bir dünyam olsun, dedim,dediklerini hiç unutmadan…Bir dünyaya açtım ki gözlerimi: seller aksa, yağmurlar yıkayamaz pisliğini...Kapat  sen, dedin gözlerini...Sen temiz tut ellerini…Kapattım gözlerimi,yine de bitiremedim  yarım kalmış temizliği… Yıkadım, yıkadım ellerimi...Çıkmıyor bir türlü ,çamurlar bulaşmış her yerine…

                    Temizleyemedim anne!...

Yavrum, kızım, diyemedin, kendi saf dünyandan ,etrafını sarmış yalanlardan,feryat figan etsen de bitmeyen kötülük deryasından,kederli bakışlarından, arındıramadın kendini….Sen hiç mutlu olmadın ki…Uzak bakışlarda kaldı bütün güzel sözlerin…Öğütlerinin içinde saklandı belki de umutların..Çocuklar için,herkes için, dedin,gülümsedin de,kendin için,nur yüzünde parlayan bir ışık yakamadın hiç…Işığında kaybolamadım…Sana ışık olamadım, belki sana layık olamadım…

                    Seni gülümsetemedim anne!

Artık ne dersen de, kapatsam da gözlerimi, bütün renkler önüme serilmiş, birlikte dokuduğumuz halıların deseni gibi ortada…Onları da hiç beceremezdim dokumayı..Bir kenarı havaya,bir kenarı yere bakardı hep…Hatırlar mısın? Kızardın hep, niye elin işine benzemiyor senin yaptıkların,diye…Onları da düzeltemedim, sözünü de tutamadım...

Dünyaya kapalı gözlerle bakamadım..Durduramadım,duramadım..Gözlerimi kapatamadım...

                     Görüyorum anne!…

Biz görmesek de ‘off’ lar sarmış dört bir yanı…Yalansız kelimeler kalmamış cümlelerin içinde,  yakışıksız, söylenmeyen bir şey, kalmamış…’Uyu’  de, ’ büyü’  de, ‘yavaş yürü, koşma’,  de..Ne dersen de….Koştum, koştum!..

               Yoruldum anne!

Sabah oldu, bitmeyen gecelerin arkasından doğdu güneş, sen henüz uyumadan, hiç gülümseyemeden..

                                Küçük kızın büyüdü..

                               

                                ARTIK BÜYÜDÜM ANNE!....

 

 

                                                                                  ferkul

 

                                                                                    12 Mayıs 2007-

 

Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

yokuşa rağmen

12/5/2008
Kategori: siirimsi

                      

 

YOKUŞ AŞAĞI

 

Yokuş aşağı yuvarlanır gibiyim... Yokuşlar çekiyor beni, uzaklar çekiyor... Ağır bir gurbet yükü taşıyan hamallara benziyorum gitgide, yükü kendisinden büyük... Yokuşlar, dağlar, uzak yollar fena geliyor üzerime, ağırlaştırıyor saatleri, her bir yuvarlanış bir çizgi oluşturuyor alnımda, bedenimde bir çöküş... Her geçen günle büyüdükçe yaşlanan, küçülen bir nefes...Yamaçlardan aşağıya bakamaz insan... Başı döner, çıkış zordur da, inişi göremezsiniz... Bu yokuşlar çok fazla yorgun yıllara taşıyor geçmişimi, belirsizliğe atıyor bugünümü... İnişlerle birlikte her yuvarlanışta geleceğimi yuvarlıyorum sanki yokuştan, öyle ağır, öyle büyük...

Bazan her şeyi yazamazsınız, bazan tıkanır kelimeler, boğazınızın ucunda düğümlenir, konuşamazsınız. Olanla biten arasında bir çizgide, seyretmeyi yeğlersiniz, kelimeler yetişemez yaşanılanlara, siz de peşinde koşamayacak kadar zayıflarsınız... Düşünemezsiniz, düşünmediğiniz kadar devam eder yoluna hayat, gittiği yere doğru takılı kalır bakışlarınız... Nereye, nasıl , ne zaman demeye bile vakit kalmadan bulursunuz ya hani kendinizi koca bir boşlukta, öyle bir yerdeyim şimdi...

Yazamadığım yerdeyim...Hani diyordum ya, yazmayı yaşamaktan sayıyorum, yazarken yaşıyorum: Belki de yaşamadığım yerdeyim, nefes alıyorum ama, yuvarlanırken yaşıyorum, kimbilir?..

Öyle bir yer ki, gece ile gündüzün karıştığı, sabah ile akşamın kardeş olduğu zamanlara eş... Bir rüzgar esiyor, bir yağmur yağıyor, alıyor beni benden, güneşe çeviremiyorum yüzümü.... Yuvarlanıyorum, yokuş çok dik, aşağısı görünmüyor... Kimbilir ne zaman varırım düze, bilmek mümkün olsa keşke...Siz bilir misiniz yokuşta yuvarlanmayı, yuvarlanırken yaşamayı, yaşarken sürüklenmeyi... Kendine rağmen çaresizliği, fırtınaya rağmen dinginliği, yokuşa rağmen yaşamayı?..

Hayat devam ediyor, rağmenlere rağmen sürüp gidiyor...Sanmayın ki mutsuzum, herşeye rağmen bir küçük bahar çiçeği gülümsetiyor, bir yanda sönen ışıklar varken, hala umut tükenmiyor... Umudu yenildikçe çoğalan bir ekmeğe benzetiyorum çoğu zaman, her ısırışta eksiliyor, eksildikçe yeniliyor kendini.Bir türlü bitmek tükenmek bilmeyen bir ekmek, yaşam için farz olan... Nefes aldıkça yok olduğunu sanıyorsunuz, ama tencerede duruyor, kapağını açtığınızda karşınıza çıkıveriyor, buğusu hala üstünde, sıcak, buruksu olsa da, sevinci tattıran... Siz onu bıraksanız, o sizi bırakmayan bir dost, kötü günde yanıbaşınızda beliriveren...

Fakat hayaller bitiyor...Bir gözünde yaş, bir gözünde parıltı, bir tarafın yokuş, bir tarafın düze çıkma sevinci varken, bir tarafta yakılmış gemiler, her seferinde yeniden , sil baştan maviye boyanan duvarlar, aynalarda belirtisiz bir ışık... Böylesi bir şey mi hayat?.. Hep mi böyleydi de, biz mi farkedemedik, hep mi kandırdı bizi pamuk şekerleriyle?... Her zaman mı aldatıldık, yoksa şimdi mi gerçek aldanış?..

Ya insanlar?... Masumiyet dedikleri, bir küçük yalan mı, hep mi kandırdılar bizi?.. Kendimiz kadar başkalarına da mı yalan söyledik, hangi yalanlarda kaybettik safiyetimizi?... Tanıdığım herkes sanki bir adım öteden gülümsüyor, alaycı, gurur dolu bir gülümsemeyle, ben sandığın sen’dim diye...Nereye gitti masum gülüşler, nereye sakladık samimi kahkaları?.. Hangi yokuşlarda yuvarlanıyor hayat dediğimiz hengame?...

Ne sandınız?.. Hala yuvarlanıyorum, yokuş aşağı, rüzgarlar itiyor beni, uzak ufuklar çekiyor, hala iki adım ötede görünen gökyüzüne uzatmaya çalışıyorum ellerimi... Ellerim soğuk, üşüyorum...Neredeyim, biliyor musunuz?

Yazamadığım yerde, konuşamadığım,anlatamadığım, sustuğum yerde, yuvarlanıyorum...

Yokuş aşağı yuvarlananlar anlar beni...

 

ferkul

 

6 mayıs 2008

 

Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

karikatür denemesi

6/5/2008
Kategori: siirimsi

 

 İnternet öyle bir dünya ki, ne istersen yap, özgürlüğe açılan pencere diyorum...Bzan da yeteneklerini sergileyeceğin bir kapı, önce camı aralıyorsun, anahtarı eline bile almadan, kapı açılıyor... İşte, buyrun bir karikatür denemesi...:  ))

 

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

çocuk bayramı resimleri

30/4/2008
Kategori: siirimsi

 

 BAYRAMDAN FOTOĞRAF KARELERİ

 

şekerlerim

 

BENİM ÇİÇEKLERİM

 

 

23 nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı  İZLENİMLERİM

 

 

DÜNYA ÇOCUKLARI

 

 

 

 

  minik  efeler

 

 

halk oyunları

 

 

üsküdara gideriken

Yorum (7) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

HOŞGELDİN GÖZLERİME ÇİÇEK AÇMIŞ BAHAR!

26/4/2008
Kategori: edebiyat

                                              (bir yılda çok şey değişti,

hiç bir şey değişmedi,

değişen ve değişmeyen

her şey içinde

 hala ben varım,

buradayım...)

            

BAHARA DAİR

 

Gerçek baharlar  burada yaşanmıyor.Çiçek açsa da beton duvarları arasında bir kaç ağaç.. Baharın ortasında bulamıyorsunuz kendinizi.Güneşi getiren  hiç bir gün, baharın neşesinden yana hiç bir çiçek açtırmıyor yüreklerde.Halbuki neşesiz bahar , solgun bahçelere benzer…Suyun içinde canlanmayan renksiz, ölgün, cansız yaşanmış gibi, yaşanır ,geçer günler…Gidişi kadar gelişi de sessiz olur, bütün çocuk seslerinde, yarım kalmış çocuk oyunlarında  kaybolur gülümseler…Dışarıdan izlemek gibi bir filmi, pencerelere yapışmış yüzler  gibidir kalabalıklar içinde, yalnız, yaşanan baharlar…

Hafta sonu  hasret gidereyim dedim sevdiklerimle.Aldım kendimi benden bile habersiz,, çıktım yola.Gerçek baharı gördüm yemyeşil  dağların,ovaların arasında uzanan yollarda.Baharı  duydum sessizliğinde canımdan can olanların…Sevdiklerimin yüzünde gördüm çiçek açmış ağaçları…Çağlaya dönmüş bademler daha ben çiçeğini görmeden.Hasretim yeşertti içimde kalmış bir kaç bahar kırıntısını.Annemin küçük  bahçesinde gördüm bu yılın baharının geldiğini.Sevdiklerinle birlikte  olduğun her yer bahar mevsimidir… Her an güneşli bir mevsimi yaşarsın gülümsemelerde…Gerçek baharı onların gözlerinde bulabilirsiniz, çiçek açmış masumiyeti ,saflığı, sığınılacak tek limanı,ancak annenizin yılların yorgunluğu yansımış yüzünde okuyabilirsiniz, şefkati ,katışıksız sevgiyi.

Unuttuğum bir şey var, diyordum günlerdir…Duyumsayamadığım bir mevsimi yaşarken dışarıda insanlar.Eksik olan bir şey vardı bulup da kaybettiğim.Güneşinde ısınamadığım, çiçeğinde kendimi koklayamadığım bir bahar gelmişti sanki.Gelmişti de, sanki gidivermişti birden, kendini saklayıp, kem gözlerden sakınarak...Bulunmak ister gibi bir kayboluşu oynadım yıllardır…Çiçekleri yüzlerinde açmış insanlara susadım. Baharı yüreğinde taşıyan insana rastlamak için iz sürsem de, kışlar, yazlar ve mevsimler ortasında kaldı kalabalıklarım.Onu aramaya başladım bu baharda..Sanırım bu kez buldum da...

Halbuki gerçek bahar bütün masumiyetiyle sevenlerin yüzlerinde çiçek açmış bekliyor…Siz müsaade ettiğiniz sürece görebileceğiniz rengarenk açmış çiçekleri. Karar verdim, açtım gözlerimi, baharı görmek için  sevdiklerimin gözbebeklerinde apaçık…

 

Ne de güzelmiş bu yıl bahar!

Ne güzelmiş  içeriden de duyabilmek  kokusunu .

 

 Yüreğinizi açık tutun  bahara,

 siz görmeye başladıkça  o,

       saklanmayacaktır…

 Gerçek  bahar dışarıda kalmayandır,

       kalabalıklarda yaşanmayandır…

   

  HOŞGELDİN GÖZLERİME ÇİÇEK AÇMIŞ  BAHAR!

                              

      HOŞGELDİNİZ  BAHAR YÜREKLİ İNSANLAR!

                              

                            

                                                                            ferkul

 

 

                                                                        26.04.2007

 

 

 

Yorum (10) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AŞK__ SA, NE RENKTİR ?...

12/4/2008
Kategori: siirimsi

                                       

 

AŞK__ SA, NE RENKTİR?...

 

 

Şimdi size aşktan bahsedeceğim...

 

Gidip de dönmeyenden,

arkasına bakmadan yürüyenden,

güneşe sırtını dönüp aya yüz sürenden,

ne gidebilen, ne kalabilenden,

yaşanmış ve yaşanılamamış sevdalardan,

sevda deyip de geçilmeyenden söz edeceğim...

 

Belki dokunmadan yüreğinize, gözlerinizden süzülüverecek ahlar, belki bir parça olup akıp gidecek birkaç dakikası yaşamın içinde, var olacak belki yoksulluğunuz... Belki belli belirsiz bir gülümseme yerleşecek dudaklarınıza... Eğer başlayışla bitiş arasındaki o çizgiyi yaşamışsanız, ‘tabii varsa?’ diyeceksiniz... Neredeyse?..

Hani olur ya, karanlıklar içinden bir umut ışığı, küçük bir yol, çıkmaz sokağın ucunda, veya yolun sonunda bir başlangıç kapısı açılır aniden, muştlanırsınız, yeniden parlar gözleriniz, yenidenliğe bir başlık atarsınız yeni bir kitaba başlar gibi, ilk kez okuyormuş gibi, ilk kez görüyormuş gibi, ilk nefesi alıyormuş gibi...

Kaçıştır, saklanıştır önce... Bulunduğunda kayboluştur aslında, bilinmeyendir, sonradan görülen, fark edilendir... Aşksa sahi,   nerededir?...

 

Şimdi size aşktan bahsedeceğim... Gerçek aşklar yaşanmamışlardır, kavuşulmadıkça aşk, olur derler... Birliktelik başlayınca aşk biter, alışkanlıklar başlar derler, denilip de konuşulan, bitmeyen her cümledir aşk... Çoğu kez söylenmekten çok suskunlukta anlatılır... ‘Aşk’ tır yerle bir edilip fırtınaya tutulmuş yürek depremlerini yaşatan... Küçük bir pembe bulutla başlar önce... İçinize sıcacık bir şeyler yerleştirir, gülümsetir, sevindirir, şaşırtır, uçurur sanki... Özgür bir kuştur, bulutların arasında rengarenk kanatlarıyla, sizi de alıp götüren...

Var ile yok arası, belirsiz bir tanımdır, birdenbire benliğinize yerleşiveren, kaçılmaz, kaçınılmaz...  Anlamı tartışılmaz... Bir bilinmezlik denizi ötesinde bir hayali ben kavramı içine yerleştirilir.... Unutursunuz, kimsiniz, nerdesiniz, nesiniz, kimdir karşınızdaki, onu siz mi yarattınız?... Hayatın içinde farkındalığın en olmadığı bölümüdür aşk...

 

İlk sarsıntılar başladığında, pembe bulutlar yerini başka renklere bıraktığında, kendinizi, ıssız bir ovada kaybolmuşluğunuzu seyretmeye başladığınızda, bulursunuz ... Uzak bir gurbete saklanmıştır gözlerinizin ışıltısı, uzaklar çeker sizi, yakışıksız yollarda bulunmuş birkaç cümlede kalmıştır sevdanız, sevda sandığınız bulutlarınız uçurup gitmiştir hayal kuşlarınızı... Bir yerlerde pişmanlıkla karışık bir acı çöker yüreğinize, yapışır, bırakmaz, bıraktırması zor ve hatta imkansızdır... Sonu başından bellidir aslında... Bellidir de, her seferinde yeniden, bile bile kapılır gidersiniz sarhoşluğuna... İlk günlerin pembeliğidir gerçekte aşkı aşk yapan... Ömürden ömür kopartan, bağırta bağırta bir parçanızı alıp götüren zalim oyuncu , son perdesinde gösterir kendini, gerçek yüzünü... Aslında hayatın gerçekliğinin, tecrübe denilen o yaşanmışlığın ardındaki çok bilmişliğini size yakıştıran, her olayda önünüze çıkıveren, konuşturan, susturan, donuklaştıran, yıllarla birlikte kendini gösteren bu oyuncudan yine de vaz geçemezsiniz.... Her perdesinde sizden çok şeyler götürse de, sizi siz yapan , kendinizi bulduran gerçeklik oyununu oynuyordur kendi tiyatrosunda... Belki de hayatın en acı olaylarını da yaşatsa, yine de en unutulmazı.... En sona gelindiğinde, o bitiş noktasında bile tek kare, o ilk pembe bulutun görüntüsüdür, kimbilir?...

 

Şimdi size aşktan, bahsettim...Bahsettim mi ki?... Bir bilinmez türküyü söyler gibi, gidilmeyen bir yolda yürümüş gibi, içilmemiş sigara dumanını koklar gibi...Kesin olan bir şey var ki, aşktır... Vardır, değerini bilen yoktur... Aşktır, ne olduğu belli değildir, vardır, büyüktür... Bir ömre sığar mı?.. Bilinmeyendir, bilmeyi bildiğini söylememektir... Aşksa zaten, hayalin ortasında bir gerçeklikse, sizle yaşar, sizden sonra da nefes alır...

 

Şimdi size aşktan bahsettim... Bilmiyorum ki nedir, yenilir mi içilir mi, nerededir, ne haldedir?.. Nereden başlar, hangi uzak yolda bitirir kendini?... Kimin içindir , ne için, nedendir?... Neden gelip de gidendir, dönüp de görülmeyendir, kalıp da göremeyenedir?...

 

Neden yenileyen değil de, tüketen, bitirendir?...

 

AŞK__ SA, NE RENKTİR?...

 

ferkul

01.21.... 06 nisan2008

Yorum (15) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

VARIM

6/4/2008
Kategori: siirimsi

                       

 

Sondan
Bir adım önce
Bu,
Sana doğru
Yürüdüğüm...

Sen
İyi bilirsin koşmayı
Kanat açıp uçmayı
Kovalarken yakalanmayı
Hep koştun
Sen koştun
Ben yoruldum
Tükendin her adımında...

Bu,
Sana doğru
son yürüyüşüm
Bir adım
Bir adımda
Bitecek yolum...

Sen
Bilmezsin
Bitmeyi,
Bitip de tükenmeyi...

Bilme,
Yürüme ,
Sen koştuğun kadarsın
Ben,
Sana yürüdüğüm kadar
Varım..

 

 

ferkul

 00.33

10.01.2008-

Yorum (10) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ne de olsa kışın sonu bahardır..

29/3/2008
Kategori: siirimsi

 

          

 

Ve durdu yağmur..

Şimdi oluklardan akıyor su...

 

Yağmura benzemiyor sesi, daha bir gürültülü  akan, dinlendirmeyen, ama huzur veren bir ses... Nisan yağmurlarının öncüsü bu yağmurlar, ne kadar kış çok soğuk geçmedi de deseler, bana göre bu yıl uzun, soğuk ve bitmeyecekmiş gibi görünen bir kıştı sanki... Bence duygulu insanların mevsimi değil, donduran karanlığı aydınlıktan fazla kalabalık görünen kısa kış günleri... Daha bir yalnızlık hissi duyarım böyle günlerde... Daha bir hassaslık çöker yüzüme... Yapışır... O kara bulutlar gökyüzünü kapladığında bir hüzün gelir, yerleşir kapıma, ayrılmaz bir türlü ne yapsam, nereye gitsem, benden bir parça olur... Atamam, fırlatamam bir köşeye, benden olur, ben olur, bırakamam, bırakmaz beni zaten istesem de... Sizlerde de olur mu bilmem ama, daha bir nedensiz boğulurum, nefes alamayacakmış gibi,

aydınlanamayacakmışım gibi gelir bana...

 

Aydınlık günlerin insanıyım ben... Ne kadar sıkıntılı olursa olsun, sorunlar çepeçevre kuşatsa da etrafımı, bir küçük güneş ışığı yeter aydınlanmama... Bazan küçük bir gülümseme yeter, bazan da iyimser bir gülüş değiştiriverir dünyamı... Çabuk kanar, çabuk yanılırım, biraz saf tarafım vardır zaten, bilir bütün yakınlarım... Işığın etrafında dönen böcekler gibiyim, karanlıkta yaşayamam... En büyük korkumdur, karanlık... O kadar çok hata yaptım ki hayatımda, o kadar çok yanıldım ki, hala ders almadım insanlardan yana, güneşten yana, dünyadan yana.... Bir parça yeniğim, bir parça kırık... Yine de şikayetçi değilim kendimden... Her seferinde toparlarım kendimi baharla, yenilerim bir dahaki kırılmalara, hazırlarım benliğimi.... Ne kadar iyi hazırlandığımı sanıyorsam o kadar çok kırılırım halbuki... Her yenilgi, yeniden bir dirilişi getirir aslında... Güneş dersen bir görünür, bir kaybolur, güvenilmez ona... Dost desen, arkadaş desen, bir varmış, bir yokmuş... Ama bahar, her seferinde gelir, vefası hiç kimseye benzemez, sözünde duran en sevgili dosttur aslında...

 

Ve durdu yağmur, daha bir sıcak günlerde sağnağa dönüşmeye hazırladı kendini... Bitti kara bulutların mevsimi, şimdi bahar zamanı... Şimdi çiçek açma, meyve verme zamanı... Ağaçlar çiçekleriyle, gökyüzü maviyle dansedecek şimdi... Kuşlar yuvaya döndü, sabah cıvıltıları neşe vererek aydınlatacak dünyamızı... Nefes alma zamanı şimdi... Güneş sanki hiç gitmemiş de hep burdaymış gibi yanıbaşımızda gülümseyen eski bir dost, kendini hatırlatan, direnme gücü veren... Kendini bulma, yeniden başlama zamanı şimdi... Ne de olsa kışın sonu bahardır...

 

 

Yeşerten, umut veren, çiçek açtıran baharlara...

 

 

ferkul

23.mart.2008

Yorum (15) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

yaşamdan

24/3/2008
Kategori: edebiyat

                     

                            

 

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu... Özgürlüğün, kar olup yağmanın ne olduğunu bilmeden yaşıyordu... Henüz düşmemişti toprağa, kokusunu bilmiyordu... Soğuk bir mevsimin parçasıydı, çimenlere düşmeyi düşünemezdi bile, görmemişti ki hiç, yaz nedir, sıcakta terlemek,baharda papatyalar arasına konmak nedir, anlayamazdı, düşleyemezdi bile... Yeryüzü onun için uzaktı, çok uzak, sadece bakıyordu, bakmanın anlamını düşünmeden seyrediyordu dünyayı... Koşuşturan insanlar, uçurtmasını savuran bir çocuk, evlerinin beyaz ışıkları içinde kararan yüzler... Hepsini yukarıdan izlemek hoşuna gidiyordu.Dokunmadan yaşamak, seyretmek, onun için en güzeliydi... En çok sevdiği de, güneşin doğuşunu bulutların arkasından gülümseyerek, sıcaklığını hissetmeden ışıltısını görebilmekti... Ne kadar doğasına ters de olsa, güneşi seviyordu, ayrı bir aşktı onun için ışığında kaybolmak, kızıllığında kendini bulmak, kaybedeceğini bile bile güneşe karşı bir kumar oynamak istiyordu sanki...

 

Bulutların arasında, milyonlarca kar tanesinden sadece biriydi, küçücüktü, aralarında kayboluyordu, kimse farketmemişti güzelliğini...Beyaz bir yüreği vardı, yüzüne yansıtmıştı rengini... Zaten başka renk de tanımamıştı, bir kendi beyaz saf rengi, bir de güneşin kırmızısı...

Soğuk bir kış günüydü, rüzgar titretiyordu bulutları, aşağıya baktı, sokaklarda insanlar üşüyordu, hepsi de bir an önce evine ya da sıcak bir ortama gitmek için acele ediyor, şapkaları , atkıları rüzgarda savruluyordu... Güneş saklanmıştı bir kara bulutun arkasına, baktı, baktı, göremedi... Soğuğu içinde hissetti, daha bir sertleşti yüreği...

 

Eski, çerçeveleri yıpranmış, yer yer kırılmış bir evin camında küçük bir çocuğa takıldı bulutların arasından bakarken... O da üşümüştü, belli ki içerde yanan sobanın alevi yetmiyordu küçük ellerini ısıtmaya... Küçüktü, henüz sekiz, on yaşlarında ya vardı, ya yoktu... İçeriye bir göz attı pencereden görebildiği kadar kar tanesi... Yalnız kendi ateşinde ısınan bir soba, bir televizyon, güneş renginde bir halı, kanapede yatan bir kadın... Dışarıyı içeriden görebilen, ama hasta, dermanı kalmadığı feri kalmamış gözlerinden belli olan bir kadın... Kimseleri yoktu belki de, kimbilir hiç de olmamıştı, soğuktan dolayı güçsüzleşen bedenine söz geçiremiyordu ki, ayağa kalkabilsin... İnliyordu, o inledikçe küçük çocuk yapacağı hiçbir şey kalmamış insanlar gibi çaresiz, pencere önünden dışardaki soğuğu izliyordu... Çok az yakacakları kalmıştı belki, soğuk günlere hazırlıksız yakalanmışlar , yoksulluğun verdiği sadece duaya sığınmışlığın gücü vardı ikisinin de gözlerinde... Dışarıda sert rüzgar camlara çarptıkça daha bir baharı, sıcak günleri umut etti çocuk... Düşünceleri bulutları yarıp geçti, kar tanesine ulaştı...

 

İçi acıdı kar tanesinin, bir yaz yağmuru olmayı diledi, bahar sabahı çiçekler üstüne düşen bir çiy tanesi ya da... Olabilseydi, şu mevsimi değiştirip hasta annesinin üşümemesi için yalvaran gözlerle gökyüzüne bakan şu çocuğun hayalini gerçekleştirebilseydi... Güneşe kardeş olup, baharı getirebilseydi, işe yaradığını, bir küçük yüreği mutlandırdığını bilerek daha bir sarılacaktı yaşama...

 

Bulutların arkasına gizlenmiş, soğuğa, kendisini bekleyen umutlara aldırmadan mevsimi gelip de, zamanında doğmayı bekleyen güneşe yalvardı kar tanesi... ‘Çıksan ortaya, kavursan sıcağınla, yokluğu kaldırsan ortadan, ışığınla diriltsen şu hasta kadını, küçüğün gözlerine umut olsan, ne olurdu?..’ O sırada bulutlar arasına giren rüzgar diğer kar tanelerini alıp yeryüzüne doğru savurmaya başlamıştı... Pencere önündeki çocuk her tanede kaybolan umutlarını gördükçe, üşüdü, üşüdü... Annesi daha çok inlemeye başlamıştı, soğuğun yağan kara rağmen arttığını hissetti belki de... ‘Bir güneş çıksa dedi, kısa, küçük bir bahar gelse, ayağa kalkabilsem, toparlasam kendimi, ne iyi olurdu, yaşama direnebilmek için.’

 

Bir küçük kar tanesiydi, bunca umutsuzluğa karşı ne kadar gücü vardı ki güneşe yetebilsin, dert anlatabilsin... Yine de yalvardı , ‘seninle birlikte doğalım, umut olalım yeryüzüne... Şu küçüğün gözlerine ben yağsam,annesine derman olsan sen de, erken getirsen bu yıl baharı, ne kaybedersin ? ’dedi...

 

Güneş baktı eski eve, penceredeki çocuğun gözlerindeki hüznü gördü, küçük yüreğinin karanlığı içini acıttı... Gülümsedi kar tanesine, ‘ya sen, benimle birlikte doğarsan sana ne olacak?’ dedi... Bulutların önüne geçti, rüzgar savurdu kar tanesini. Yere düşmeye başladı, yumuşacıktı, beyazdı, küçük bir kar tanesiydi... Bahar getiren, çocuğun ve yoksul annesinin yüreğine umut olan bir küçük kar tanesi...

 

Doğdu, eski evin karanlığı ışığıyla aydınlandı, küçüğün pencereden gökyüzüne uzanan sevincine umut oldu, minik ellerine bir kar tanesi düstü... Sıcaktı, yumuşacıktı...

 

Bir küçük kar tanesiydi, bulutların arasında, özgürdü, her gün açıp kapattığı gözünün önünde serilip giden bir yaşamın içindeydi sadece... Nerede olduğunun, nasıl olduğunun önemi yoktu..

 

Bir küçük kar tanesiydi, güneşle doğdu, eridi...

                     

                          ferkul

 

              20mart 2008

 

                                      02.10

 

 

 

 

Yorum (13) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

konuşan türkiye

20/3/2008
Kategori: insan

                         

 

 

‘Cumhuriyet; halkın kendi kendisini yönetmesidir.’Bir yönetim biçimidir.Böyle dedik, böyle öğrettik yıllarca, böyle zannettik.Halk kendini yönetecek insanı seçme özgürlüğüne sahiptir.Cumhuriyet özgürlük, düşünceni söyleyebilmektir, susmamak, susturulmamaktır sanıyorduk.Hala da öyle öğretiyoruz minicik, şekillenmemiş beyinlere, düşüncelerinizi ifade edebileni eleştirse de, düşüncesini beğenmesek de, takdirle karşılıyoruz ki, ileride cesur olsun,kendini anlatsın, konuşsun, susmasın, susturulmasın...

Çok şeyler öğrendiklerimizi yalanladı yaşadığımız hayatta.Her olay öğretilenlerin yanlış aktarıldığını, tamamen beyaz,lekesiz, kötülükleri barındırmayan bir dünya için hazırlanıldığımızı farkettirdi... Gerçek hayat başka halbuki.İyimser bir dünyada, özgür bir ülkede yaşamıyoruz, yaşayamıyoruz gerçekten...Size bir örnek vereyim kendimden; çocuklarıma kavgacı olmasınlar diye yıllarca kavganın ne kadar kötü bir şey olduğunu, sorunları konuşarak halledebileceklerini anlatmaya çalıştım, böyle büyüdüler, kendi içlerinde iki kardeş ne kadar boğuşsalar da dışarıdaki insanlara karşı gayet demokratik, centilmence davrandılar...Ne oldu dersiniz?... Sokak acımasız, çocuklar da büyüklerinden gördüklerini birbirlerine uyguluyorlar.Ve şimdi, benim iyimser bir yürekle kavgacı olmamayı öğrettiğim çocuklarım sokakta kendileri gibi olmayan çocuklardan dayak yiyip geliyorlar, veya köşe bucak saklanarak kendilerini korumaya çalışıyorlar... Şimdi, kavga etmemeyi öğütlediğim çocuklarıma karate kursu aldırtmayı düşünür oldum, korkak olmasınlar, kaçmasınlar, saklanmasınlar sokaktan, kavga edebilsenler, diye...

Halkın büyük bir çoğunluğunun seçtiği bir partinin kapatılması istemiyle karşı karşıyayız şimdilerde... Çok fazla uygulamalarını tasvip etmediğim halde, bu haksızlık yüreğimi acıtıyor... Evet, haksızlık, başka bir kelime bulamıyorum, bu parti ileri gelenlerine yapılan bir haksızlık değil aslında, en çok seçmene yapılan bir saygısızlık,haksızlık... Senin seçtiğin kişiyi beğenmiyorum, hatta yasak koyuyorum, sen kendini yönetecek kişiyi seçmekten acizsin... Hatta sen öyle seçtiysen, ben böyle indiririm, gibi bir şey... Çirkin, yakıştıramıyorum...

Haberlerde ve medyada okuyorum, izliyorum ki, daha çok yaptıklarından çok konuştukları ve söyledikleri için cezalandırılmak isteniyor ileri gelenler...

Susmadıkları, düşüncelerini söyledikleri ve bir takım insanlar tarafından bu düşünceler ve söylenilenler beğenilmediği için... Bir çocuğa bile düşüncesini söylediği için ceza verilmemesi gerekirken, yasama hakkı olan kişilerin, tartışma, orta yolu bulma, eleştirme hakkı olan insanların susturulması ne acı!..

Parti kapatmakla milletin ve devletin geleceğinin düşeceği durum da ayrı konu... Tamamen ülkeyi bile bile felakete, gerilere götürmek gibi bir şey, bu kadar çok susturmak istediği 71 kişi için konuşulması, düşüncesini bu kadar açık dile getirerek suçlayabilen bir takım insanların da konuşabilmesi de düşündürücü...

Bir tarafta halkın kendisini temsili için seçtiği konuştuğu için cezalandırılmak istenenler, bir tarafta sadece kendi düşüncesine ters konuşuyor diye konuşan hatta suçlayan lar...

Nereye gidiyoruz?...

Susayım mı?... Çok mu konuştum?...

ferkul

 

16 mart 2008

Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
009071cc9aac43bc9a632cc20297353a
Turk Blog Yazarlari üzerinde benzer fotoğraflar bulun