![]()
![]()

Gidiyorum buralardan,
Gitmeyi marifet sanarak, gittiğim yollardan medet umarak, belki kendimden kaçarak; gidiyorum...
Gittikçe umudum çoğalalacak, biliyorum, yeni ve yeniden bir gün gülümserken, güneş göz kırparken uzaklardan, onu önüme katarak, giderken mutlu olarak, gidiyorum.... Geceyi size bıraktım, siz korkularınızla ve ayışığınızla kalın, gidiyorum...
Yürüyeceğim yollar bana arkadaş,
Gidiyorum bitti bu savaş...
Bazan yenilgi en büyük galibiyettir, bilirim, yenildikçe her savaşta kaybettikçe bileğilenir umudun; gidiyorum buralardan...
Gidiyorum ben; kimse duymadan, sessiz bir gidişle, kendimi, sadece kendi gözlerimi taşıyarak; gidiyorum....
Bir sarhoşa benzese de adımlarım, saymadan ve hiç bir şey düşünmeden, belki hiçliğimle kalarak, herşeyimle gidiyorum.... Sokaktayım, yolun yanı başında, belki de çıkmaz bir sokağadır gidişim, göze alarak herşeyi ve herkesi arkamda bırakarak ; gidiyorum.... Kaldırımları saymadan, yolların sonunu görmeden; gidiyorum buralardan...
Gidişi seçtim ben, çünkü kalmak bazan yok olmaktır.... Beni bende bırakarak, sizi sizde bırakarak, yalanlarınızla, dolanlarınızla, nankör sevdalarınızla, güneşimi kimse çalmadan; kimseye yakalanmadan, hiç kimseyi almadan yanıma, bir valiz bile taşımayarak; gidiyorum... Sessiz bir çığlıkla olsa da gidişim, isyan edebilsem, edemesem de, konuşsam da, susamamasam da, ben gidiyorum...
Hayat denilen bu keşkemekeşi sevmedim, beceremedim aranızda olmayı, yalnızlığımı kaderimden sayarak, gidiyorum... Yürüdükçe tökezledi umudum, yuvarlandıkça yokuş aşağı; durdu ayaklarım... Artık sadece koşmayı değil, yolları değil, gidişi seviyorum...
Benim için gidiyorum, ardımda kalanları düşünmeden, bitişi yaşıyor başlangıçlarım... Küsmeyin, darılmayın gidişime sevdiklerim.... Size değil, kendime, yeniliyorum... Gidiyorum...
Benle barışık yaşamayı seçtim ben, siz varın yine beni benden etmeyi marifet sayın, ben kendimle kalmaya gidiyorum...
Gidiyorum, yanıma sadece yazdıklarımı alarak, geçmişi ve geleceği hesaba katmayarak, düşünmeden , hesaplamadan, ayrımsamadan, ayrımsanmadan.... Pişmanlıkların, ah edip dövünmelerin zamanı değil, kökü bende bütün vazgeçişlerin!... Gidemeyişime isyan ederek, bana şaşırarak, kendime kızarak, gidiyorum ben buralardan...
Borçlandım, alacaklardan çok vereceğim bir şey kalmasa da , gitmek çok şey kazandırmayacaksa da, göze aldım, gidiyorum... Çok geç kaldım gitmek için, yeniden başlamak için, yaşlı gözlerle de olsa, ödüyorum kendime borçlarımı!... Gidiyorum....
Kendimi buldum ben kelimelerin arasından, harfler ve cümleler arasından, satırbaşlarından, paragraf başlarından gitmeyi seçtim ben... Şiiri seçtim, şiirimsi bir yaşama gidiyorum... Ki şiirim, can dostum, karındaşım, kan kardeşim, utandırmadı beni hiç, utandırmaz da ; bilirim.... Yaşadıkça yazmayı, yaşayamadıkça dökülmeyi,türkülere ve mısralara gömülmeyi öğrendim... Yazdıkça sevda şiirlerini, ağlamamayı öğrendim.... Ve gitmeyi seçtim, kalırsam; ki kalamam, kalırsam ben olamam, bırakın ellerimi, tutmasın kimse... Kalırsam bu şizofrenik dalgalar arasında kaybolacağım, biliyorum... Ben gideceğim, yoluma çıkmasın kimse, kimsesiz olmaya gidiyorum...
Sana geliyorum; sevdiğim, aşkım; kendim!... Sadece senmişsin gerçek seven... Gerçek sevgi kendini sevmekmiş önce; ben kendime geliyorum; kendimle kalmaya, savaşmadan yaşamaya, kavgasız bir damla yağmurda kendimle çoğalmaya, kendim için nöbet tutmaya, gidiyorum... Sana geliyorum kendim, benliğim!... Ben sendeyim, sende kalmak için, beni bulmak için, benim için gidiyorum, çünkü kendimi seviyorum...
Vazgeçtim bütün senlerden, sizlerden, sevgilerden, sevgisiz çirkin yüzümden, güzel kalmak için, kendimle tek başıma ayakta dimdik, yüreğimi kendime taşıyarak, kendime taşınarak, gidiyorum...
Gidiyorum buralardan... Acıları geride bırakak, ellerimi karanlıkta saklayarak, gündüze doğru, güneşe ve aydınlığa doğru gidiyorum!...
Güneşimle yürüyorum, vaktidir, gitme zamanı geldi; durmanın anlamı yok... Anlamı yok yoksaymış bir yaşamın.... Bütün sokaklardaki kaldırım taşlarını sökerek, fırlatarak, dirilmek için, yeniden nefes almak için, boğulmadan, gülerek; gülümseyerek benimle, gidiyorum...
İşte bitti, yağmur yağıyor, bir adımla bitecekmiş meğer, bir adımla yok edebilecekken kabusları, neden gidişi seçmediğime dövünmeden, yeniden başlamak için, beni bende bulmak için, gidiyorum...
Meğer herşeye boşverip gidebilmek yenilmemekmiş, yenilmiyorum, mağlubiyetin içinde zafer benim; gidiyorum!...
Yağmur sesini yanıma alarak, kendimi gözlerimde bende bırakarak, seçerek, seçilmişlerden sayarak kendimi; gidiyorum...
Yoksaymaktan, yoksaymış bir yaşamaktan yoruldum, siz varın kalarak yok olun, ben varolmayı seçtim kendime.... Bir iyilik yapıyorum ki; en büyük iyilik kendine yaptığın iyilikmiş, kendine acımamakmış, acımıyorum, acıtmıyorum, acıtmadan gidiyorum....
Gidiyorum buralardan,!... Gitmeliyim, dedim ve işte şimdi gidiyorum, bütün sevda türküleri benimle, imkansız bütün olmazlar olur yollarımda, şimdi gitme vakti....
Sonbaharlar geride kaldı,geride kaldı bütün mevsimler... Beşinci bir mevsimi yaşamaya, kırkımdan sonra gençliğe; gidiyorum.... Geride bıraktım bütün kışları, karları, çamurları; artık bütün ağaçlar dökmüyor yapraklarını... Sararmamış yapraklarla, yaşlanmamış umutlarla, yemyeşil bir baharla gidiyorum....
Bütün baharlar benimle, çünkü ben, gidiyorum....
Gidiyorum; çünkü kendimi seviyorum!...
ferkul
22haziran2009
00.46
Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Yorum (8) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Deli gibi yazmak istiyorum bugünlerde...Deli gibi klavyede dolaşssın parmaklarım... Deliler gibi satırbaşlarında haykırayım... Deli gibi dileneyim harfleri, güzel olsun, çok güzel bir yazıyı paylaşayım, kendimi değil de, kendimden sonrasını anlatayım, gülümsesin insanlar okudukça... Umudu konuşturdukça dans etsin parmaklarım, dans ettikçe çoşsun ve yeniden başlasın yazmaya, yazıyla çoğlamaya... Yazmakla yaşamaya başlasın yüreğim...
Depresyondayım... Deliliğin adı depresyon olmuş yeni çağda, deliliğin , yenilmişliğin, başedemeyeşin, baş kaldıramayışın adını depresyon koymuşlar... İçindeyim tam içinde, git gide de verilen ilaçlarla derine iniyorum, dipe çöküyor umudum... Sokakları dar ediyor yalnızlığım... Aynada gördüğüm yüz, ben değilim sanki, yenilenmiyor, yenilenmek istemiyor, anlamsızlığın içinde bir anlam arıyor benliğim, bir ışık belki de, aydınlanacak, aydınlatacak, günü ve geceyi kaplayacak...
Bu gün yine verimsiz bir gündü... Vermeden, almadan, öylesine günlerden biri... Oturdum, kaç defa çay demledim hatırlamıyorum, çay, sigara ve birazcık balkon keyfi... Hüzünlü müzikler çalıyordu radyoda... Benim yerime onlar haykırsın istedim, bağırttım son sesiyle çınlattı apartmanı şarkıcılar...
Sonra esti aklıma, titrek ellerimle yürüdüm çarşıda... Bazan sakladım, bazan salıverdim, görmedi insanlar içimdeki depremi... Saatlerce süren bir terlik alma kararsızlığı, sonrasında bir giysi, alsam mı almasam mı, bütün mağazayı altüst etti çaresizliğim, kararsızlığım,ki bu da depresyondanmış; Yine de isyan etmedi satıcılar... Sanırım benden akılılar, onlar delirmemiş.Depresyon nedir bilmiyorlar belki de, ondan mıdır bu güçlü gözlerle sabırla konuşabilmeleri?... Özendim, imrendim beni hatırlattılar,eski ben de böyle sabırlıydı,dedim kendime... Almadan çıkarken hiçbir şey demediler, gülümsediler...
Yürüyordum, sokakta yürüyordum, insanları inceledim... Yüzleri ışık saçmıyordu, giydikleri saklamıyordu yaşamadıklarını... Sahte bir resim vardı ifadelerinde, gülümselerinde çalıntı bir sessizlik, durgunluk... Acele yetişeceklerdi, nereye olduğunu bilseler bu gidişin, koştururlar mıydı, bu kadar hızlı yürürler miydi, dururlar mıydı ansızın, düşünselerdi?...
Depresyondayım... Bu depresyon başkasına çevirdi beni... Zaten hassas yüreğim bir dal başına asılı kaldı mendil gibi... Bütün mevsimler boyunca orada kalacak, ve hatta bu mevsim mayısı yaşatmayacak bana... Mayısın sevinci hala gelmedi sona geldiği halde günleri... Mayısı göremedim henüz... Bahar bensiz başladı bu yıl... Bensiz bahar, çiçeksiz bahar gibi, tadı yok, tuzu yok; hayatın anlamı yok.... Çünkü ferkul depresyonda...
Ne kolaymış zayıf olmak, zayıflamak, güçsüzleşmek, direnmemek, dimdik ayaküstü dikilmemek, sadece seyretmek ve görmemek için gözbebeklerini siyaha boyamak...
Zor, nasıl yaşanırdı, unuttum... Nasıl ulaşırdı geceler gündüze?... Güneş nasıl yakardı içini insanın? Dostlar nasıl bakardı gözlerime, unuttum... Sahi, gerçekten var mıydılar? Şimdi, ben bu kadar çokkken neredeler?...
Derpesyondayım... Ve geceyi yaşıyorum gündüzlerde bile... İlaç dedikleri şey nasıl kapatır umutsuzluğumu, mucize bir serinlik mi verecek ilerleyen yaz sıcaklarında, içime su mu serpecek, beni iyileştirecek mi?
Delirdim, deliyi oynuyorum, etrafımda yaşayan akıllı görünümlü deliler arasından bir yol arıyorum...Labirentte kayboldum, başım dönüyor, kendimi bulamıyorum...
Gülümsemek, rol yapmak ne zor, içindeyken yaşamın; dışarda kalmak ne zor... Ne zor kalabalıklar içinde sesini duyurmak, haykırmak, geri dönmek ne zor!...
Ne zor şu hayat be!...
ferkul
20mayıs2009
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

SİL BAŞTAN
Ne olur; sil baştan yaşasaydım hayatı,
Ne olurdu bahar gelmeden
Kışa dönmeseydi mevsimler!...
Viran olmasaydı bahçemiz,
Talan olmasaydı düşlerim;
Ne olurdu dileğin ve istediğince
Dönüp dursaydı dünya....
Ne olurdu; mümkün olsaydı, yeniden ve silbaştan başlasaydık, delikanlı çağımızda güneşler açtırsaydık fırtınalı sabahlara inat...
Ne olurdu ki bir nisan sabahına açılaydı gözlerim ve yeniden doğmuş gibi, yeni doğan bir bebek gibi, yeni yetişen fidanlar gibi yeşerseydi düşlerim...
Saf, masum ve hatta yine kahverengi, bakabilseydim gökyüzüne..
Ne olurdu yokuş aşağı yuvarlanmadan, dimdik bassaydı yere ayaklarım, tökezlemeden, yıkmadan, yıkılmadan, inebilseydim merdivenleri... Hazır çıkmışken, yukardayken, kendi kendime, bana dönseydim ne olurdu?... Başkası olmadan, kimseyi yaşamadan, ben olaydım da; ölseydim bir mayıs sabahında sonra...
Ne olurdu son nefesimi verseydim ağaçlar çiçek açarken, bahara gülümserken... Şu yaşam denilen sele kaptırsaydım kendimi, salıverseydim özgürce soluğumu; ‘zafer benim, yaşadım!’ , deseydim; yaşadım ve bitti; kim yaşamış benim kadar?.. Kim başlamış benim gibi silbaştan?... Mutlu, başarmış, yenilmemiş, kaybetmemiş bir yolcu inseydi yokuş aşağı... Dönseydim bana, beni görebileydim aynalarda, küçük ferkul bir roman yazsaydı yine dere kenarında, yeniden başlasaydı, yeniden döneydi dünya; silbaştan... Karıncayı incitmeden, dost, düşman, yabancı, yar demeden, çoluk çocuk bakışıyla gülümseyebilseydi insan denilen mahlukat...
Ne olurdu kuş olsam, bir güvercin mesela, yahut bir kumru gibi beyaz... Gökyüzünde uçaydım güneşli bir bahar sabahında, bulutlar kadar temizlenip, arınaydım...
Ne olurdu bir leylek gibi mağrur ve yüksek; kanat çırpabilsem... Ne olurdu, nereden başladığını bilmeden, nereye varacağını düşünmeden nefes alabilse insanlar....
Ne olurdu, küfretmeyi bilseydim... Meğer onu da bilmek gerekmiş, herşeyi bilmek kadar, nefes almak kadar söylenmesi gerekmiş... İsyanı yakıştırsaydım aynalara, sabrı ve selameti koyabilseydim bir kenara, ah edip dövünebileydim, hıçkırıklarım kaplayaydı yolları... Dağ başlarına, çıkmaz sokaklara, su seslerine sakladığı yalnızlığını çıkartabileydi insanlar... Ortalık yere döküleydi bir başınalıklar... Salıvereydim özgürce gözyaşlarını... Zincire vurduğum ellerim pas tuttu, üşüdü soğuk demirden, kurtarıversem kendimi bu hapishaneden... Hapse dönmüş kurutulmuşluktan, yaşanmışlıktan...
Ne olurdu rahatlasam, durulsam durgun su gibi... Çağlayan gibi, şelale gibi döksem içimi; aksam gitsem buralardan, dönmesem, hiç geri dönmesem...
Ne olurdu yar dediğim, can, dost dediğim vurmayaydı tam da sırtımdan, önümden arkamdan dolanmasaydı yalanlar, yanmışlar, yakılmışlar, yıkılmışlar... Ben dediğim gitmeyeydi, geriye dönseydi dünler...
Ne olurdu, dünya mı durur, dönmez miydi, ben de kapılsaydım akan suyun dalgasına?... Ana avrat düz gitseydim şu yalan dolana, satsaydım anasını şu dünyanın... Bilseydim küfretmeyi, lanet etseydim, yeniden canımı kalbimden söküp yerine kan doldursaydım....
Ne olurdu sahte bir dünyada sahtekarı oynayabileydim...
Kendi filmimde ben oynasaydım, senaryosunu ben yazıp ben seyretseydim...
Her şeyi yanlış öğrenmişim, bütün söyledikleri yalan, bütün doğrular yanlışmış meğer... Güneş de doğmazmış yağmurlardan sonra, fırtınalardan kaçılmaz, kendine saklanılmaz, yaşanılmazmış kurallarla... Sıradan bildiğin bütün cevaplar yanlışmış, tek bildiğin seni bulmakmış, seni senden edeni değil, seni kendinde bulmakmış arayışın sonu...
Ne olurdu, dönseydi başım gibi, can yoldaşım gibi, değirmen döner gibi, benim gibi dönseydi dünya...
O döndükçe ben gülseydim, ben döndükçe o gülseydi, bahara erince mevsimler... Yaza kavuşunca bahar geç kalmasa, çiçekler üstüne kar yağmasaydı...
Ne olurdu ben, benle beni bulaydım... Silkelenip, arınıp, yıkanıp paklanıp geçiverseydim sırat köprüsünden, günahsız vebalsiz, doğrusuz ,yanlışsız bir beyaz ferkul gelseydi karşınıza...
Ne olurdu geç kalmasaydı gelenler... Umut veren, düşlerle çoğalan bir ferkulla, ferkulu anlatabilseydim... Yazsaydım sayfalarca hiç bitmeyen şarkısını...
Destan olsa dillerde dolanmasa da söylenseydi yüzyıllarca... Ve içinde kendini bulsaydı insanlar, bir ah çekeydi, ’ yaşadım da , bitti! ’ diyeydi...
Ne olurdu sil baştan yaşayabileydim....
ferkul
19mayıs2009_ 02.08
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bir haftadır raporluyum... Ana kuzusu oldum... Kırkbir yaşında bir ana kuzusu... Derdimin, bungunluğumun, rahatsızlığımın depreştiği, kendimi kötü hisssettiğim her zaman aslında burada da sorunlar olmasına rağmen, çocukluğumun geçtiği bu evde huzur duyuyorum... Dinginlik bu galiba... Gelecekle bugünü, geçmişle şu anın içinde yaşarken dinginliği hissediş...
Her sabah 11_12 arası kalkıyorum, koca bir tembelim bir haftadır... Evdeki ve işteki koşuşuşturmadan sonra bu birdenbire gelen tenefüs ilk önceleri hoşuma gittiyse de sıkılmaya başladım... Hep çalışan bir bayan olmaktan sızlanırken, şimdi evde olmanın işe yaramama duygusunu yarattığına şahit oldum... Her gün aynı saatte ve geç kalkmak, bol ve rahatça çayını saatlerce içmek, internette dolanmak, perşembe pazarında gezerek tşört ve tayt almak, bir pastahanede oturup kardeşinle bir şeyler içmek, annemin yemyeşil bahçesinde çiçek açmış ağaçlar arasında gözlerine ziyafet çektirmek, küçük yeğeni sevmek, oynatmak, e hepsi güzel de, bir yere kadarmış.... Anladım... Ben yoğun günler insanıyım, oturup tembellik etmeyi kendime yakıştıramadım bir haftada... Koşmalı, işe, okula, yemeğe, çocuklara, misafire, misafirliğe, yer silmeye, toz almaya... Hareket sanırım benim yaşam tarzım olmuş ben farkına varmadan bu koşuşuşturmaca yaşamda kendime bir yer edinmişim...
Farkında mısınız? Kimi insan tembelliği seçer kendine, her günü düne benzeyen günlerde yaşarken hareketsiz ve üretmeden yaşamayı sever... Bu bazan benim de en çok istediğim şeydir, elimde olsa da saatlerce uyusam, otursam, çayımı rahatca içsem dediğim benim de çok olmuştur... Ama her an çalışan ve üreten bir insan için bu birdenbire gelen tatil, akan suyun birden bire kesilivermesi gibi bir şaşkınlık, bir kuru tekdüzelik yaratıyor ve bunu benimsemek de gerçekten zor....
Bir de sanırdım ki boş vaktim çok olsa oturur saatlerce yazı yazarım... O da olmuyor, o koşuşuşturmaca yorgunluğu içinde illaki gecenin bir saatine sıkıştırılmış zaman diliminde yazılıyormuş... Her akşam oturup pc başında bir şeyler karalamaya çalışsam da kendim beğenmedim ki, kim okusun?.. Sildim attım...
Galiba yaşıyor olduğunu farketmenin iki yolu var; biri hayal kurabilmek, diğeri çalışmak ve üretmek... İster evde, ister işte, neredeyse kendini unutuncaya kadar yoğun bir şekilde koşmak... Koşarken, yetişmeye ve yakalamaya çalışırken zamanı, daha bir yaşadığının farkına varıyorsun...
Hayal kurabilen, çalışan ve üreten insanlar olmak dileğiyle....
ferkul
19nisan2009
Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KRAL ÖLDÜ....
Dünyanın bütün babalarını; Ve hatta bütün ata babalarını, benim babam geçerdi... Babamdı, bir duvar kadar sert, bir yiğit kadar mert, bir diktatör kadar asi, bir aktör kadar kendini gizlemesini bilen, saklanan, bilinmez bir yolda giden, benim babamdı.... Dağ gibiydi, taş gibiydi, yıkılmaz bir duvar, yenilmez bir güreşçiydi... Dünyanın bütün dağlarını geçerdi, hatta ağrı dağını, ve hatta everesti....
Kraldı, kral gibi yaşadı... Dünyanın bütün krallarından fazla kraldı, o benim babamdı...
Kral öldü, krallar da ölürmüş, ama benim babam baharda öldü, ağaçlar çiçek açınca, demiştim, biliyordum; baharı bekliyordu nefesini de vermek için, çiçeklensin istiyordu bahçemiz, çağlalar olsun, erikler tomurcuklansın, çimenler büyüsün, bahar gelsin diye bekliyordu... Krallar baharda ölür, ben biliyorum siz bilemezsiniz; çünkü sizin babanız bana benzemezdi, benimki bana benziyordu, baharı severdi, çok severdi; sizin babanız benim babamı geçemezdi krallık üstüne, bahardanlık üstüne...
Benim babam kraldı, baharda öldü...
Öldü benim babam... Şimdi yok, artık dağın başındaki toprağın altında gözleri, oradan bakıyor evimize, evine, oradan gözetliyor hepimizi; sanki şimdi haykıracak; sanki şimdi çıkıp gelecek, annemi dövecek, annem çığlıklarla acıtırken geleceğimizi, o yumruklarıyla yıkacak geçmişi; biz altı küçük yürek, kendimize saklanacağız yine, içeriye; çok içeriye kaçacak gözlerimiz, korkudan büzüşecek kalplerimiz, babam şimdi yeniden gelecek, hiç kapı çalmadan, öksürmeden, dimdik, duruşuyla yıkacak merdivenleri, her adımda uzaklaşacak, sanki babam hiç ölmeyecek...
Sanki babam gelecek, gelişiyle hiç gitmeyecek...
Benim babam çoktan öldü aslında, çok olmuştu öleli... Gözlerinden ilk damlalar akmaya başladığında, yüreği pamuk kadar yumuşadığında, ‘benim güzel kızım’, demeye ilk başladığında ölmüştü, kendinden başkasına dönüştüğü ilk gün ölmüştü aslında, o gün kral çökmüştü... İlk torun sevgisi yüreğine yerleştiğinde, her ayrılığın arkasından ağlamasıyla vermişti son nefesini... Her gözyaşı biraz son’dur aslında... Sonun her başlangıcı bir damladır, düşer yüreğine; bitiş başlar, tükenişinin önünü kesemezsin... Benim babam duvarlarını yıktığında ölmüştü aslında, o da biliyordu, çoktan ölmüştü, baharı bekliyordu, ağaçlar çiçek açsın, çağlalar biraz olsun, gidecekti temelli...
Benim babam öldü!... O ölürken ben gidiyordum, yola çıkmıştım; beni göndermedi;’ bekle, öleyim de öyle git’ dedi... Beni çağırmıştı, işten izin alıp da gitmiştim, ona gitmiştim, sanki bir şeyler söylemek istiyor gibiydi gözleri... ‘Allah,’ de baba, dedim, dedi mi demedi mi anlaşılmadı birşeyler söylemeye çalıştı, gözleri üzerimdeydi, sevinmiştir belki geldiğime... Sevinmiştir belki bahçemizdeki ağaçların çiçeklendiğine, çağlaların olgunlaştığına... Çok acı çekmişti yatağa düşeli beri, hele de annem ona bakalı beri, sessiz bir hasta göze dönüşmüştü bedeni, sadece gören, konuşmayan, söylemeyen...
Yakışıklı adamdı benim babam... Ölürken de yakışıklıydı, gülümsüyordu sanki, dimdik duruyordu, hiç ölmemiş gibi, ayağa kalkıverecek gibi, çocukluğumdaki babam gibiydi, beyazlar giyinmişti, dik duruyordu, tek farkı yatıyordu, gözleri kapalıydı...
O benim babamdı, öldü....
Benim babam öldü, kral öldü diyorum, duymuyor musunuz!... Artık yok, kara gözlü oğluna seslenemeyecek, çok sevdiği paralarını sayamayacak, çünkü mezara onları da gömemedi, elinde olsaydı gömerdi... Cenazesine okuttuğu , yardım ettiği onca insan, dostları katıldı, neredeyse bütün herkes oradaydı... Bütün herkes oradaydı, ben de oradaydım, ellerim titriyordu, çok titriyordu; tutsun istemiştim, bir kez olsun tutsun istemiştim ellerimden; tutmamıştı, tutamadan gitti.... Kraldı benim babam, iyiydi, mertti; sadece bizden ; altı küçük yürekten saklamıştı gülümsemelerini,iyiliğini... Ne olurdu kral olmayaydı, ne olurdu, kralın bahçıvanı olaydı, çiçekleri iyi sulasaydı, ne olurdu cenazesinde üç beş kişi olaydı da ; sadece ailesi olaydı; o benim babamdı, başka babam mı vardı?...
Babamdı, babacığım diyemediğim, göğsüne yaslanıp ağlayamadığımdı, arkama alıp güç alamadığım, sevgimi gösteremediğimdi; ama o benim babam dı....
Dağ gibiydi; taş gibiydi, yıkılmaz bir duvardı, yıkıldı...
Yenilmez bir güreşçiydi; yenildi...
Bir kraldı, öldü....
Onu seviyordum...
O benim babamdı...
ferkul
3mayıs2009
01:58
Yorum (12) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Sizler de yapar mısınız bilmem?.. Çok fazla hayatını tahlil eden biriyim... Yaşanılanları, yaşanmışlıkları, yaşanılması gerekenleri, olmayanları, olanları, istediğim ve istemediklerimi hep bir masaya yatırmakla gecti kırkbir yılım... Sanırım yaşamak; yaşadıklarının ve olacakların hepsini birden tahlilatından ibaret... Önce hayaller kuruyorsun, mesela ben 2009 yılında nerede olacağımı çok merak ederdim 89lu yıllarda... Sonra yıllar geçtikçe hayalllerin yerini emeller alıyor, emellerden de ümidi kesince kabullenişler, yaşlandıkça da kendine yakıştıramadığın bir elbisenin içinde görüyorsun kendi... Halbuki bu elbisenin rengi ne sana uyuyor, ne de bedeni denk geliyor, üstü dar, altı bol, kesimi de tamamen senin tarzın değil... Ama elde olan bu, yetinmek adına, dolanıyorsun, geziyorsun, yürüyorsun, çalışıyorsun, konuşuyorsun, görüyorsun... Hatta bazan kendini bir başkasını yaşarken yakalıyorsun, şaşırıyorsun!.. ’Bu elbise benim değil’, demek bile bazan fazla geliyor, susuyorsun... Sadece düşüncelerinde ’ mı’,olmalıydı_lar kaplıyor beynini... Tabii yastığa başını koyup da kendinle baş başa kaldığın anlarda yakıp da yıkamadığın, yıkıp da yakamadıkların geliyor gözlerinin önüne... Tek tek, sıra sıra diziliyor yıllar, günler, haftalar ve bir resim şeridi gibi hayat...
İşte o zaman anlıyorsun ki, yetinmek, yenilgiyi baştan kabullenmektir... Yetinmekle baştan kaybediyoruz galiba hayat kavgasında, baştan çekiyoruz beyaz bayrağı ve, teslim oluyoruz... Teslimiyet de bir bakıma kendini akan suya salıvermek değil midir?.. Nereye götürürse götürsün; 'al, beni yüreğimi, ister taşa çal, ister yemyeşil bir dere kenarında biten bir küçük fidana sarılayım,' der gibi, salınmak....
Çoğunlukla herkes gibi'yi yaşamaya çalışırken, kendimi soyutlamış buluyorum hayattan... Ne kadar içinde de olsam bir tarafın dışarıda kalmış gibi, bir eksiklik, bir fazlalık, tanımlayamadığım , cümlesini kuramadığım bir arayış oldu benim için hayat... Bunu sanırım genelleme yaparak da söyleyebiliriz, bir tür arayış ve bulamayışın hikayesidir hepimizin hayat romanının kısa özeti...
Bir de inançlar, inanışlar var tabii... İnanacak ve sığıncak bir rabbimiz var, şükür... Yaratıcıdan, sığındığımız ve sarıldığımız, yalnızlığımızın ve yanılgılarımızın tek şahidi olan yüce rabbimizden el açıp da istediklerimiz, bilerek ve düşünerek de olsa yaptığımız her hatadan sonra yüz sürüp el açıp yine o’na döndüğümüz... Ve tekrar tekrar ister istediklerimizin devamı için, isterse, tövbe için yeniden kapısına gidip, bir daha, bir daha her tövbeden dönüşümüz... Ve bu kısır döngü içinde de olsa yaratanın geniş hoşgörüsü içinde kendimizi buluşumuz... İnanıyorum ki ben, bir annenin yavrusuna kızgınlığı kadar öfkesi olan rabbimiz, hepimizi, kullarını affedecek sonunda... Ki hiçbir annenin kızgınlığı beş dakikadan fazla sürmez yavrusuna... O ki dünyayı ve alemlerin yaratanı, tabii ki rahmeti bir anneninkinden daha çok yağacaktır üzerimize, rahmet gibi, yağmur gibi, sağnak sağnak,yağacak ve ıslatacak....
İster teslimiyyet, ister yenilgi, isterse bir tahlilattan ibaret olsun, ne kadar hüzünlensek de, acılarla da geçmiş olsa yaşamımız, bir türlü giymesini, üstümüzde taşımasını bilemediğimiz bir elbiseyle de gezsek, yine de güzel bir şey yaşamak, yaşadığını düşünebilmek, tahlil edebilmek, hissedebilmek ve hatta en önemlisi farkında olmak galiba, güzel...
Farkındalık... Arayış ve bulamayış hikayesinin içinde bile kendini okumak... Hüznü en içten kelimelerle olmasa da, sezdirmek ve içinde yaşatmak.... Sanırım bir yere varmak, ulaşmaktır.... Orası senin istediğin, olmak istediğin yer, olmasa da çabalayıp da vardığın noktanın farkında olmak ....
Ve yazmak, ferkulu ne şekilde olursa olsun yazarken yaşatmak çabası var ya, hani o yazdığı hüzünlü yazıların sabahında gözlerinde beliren o ışıltı, parlaklık var ya, yaşadım cümlesini yazarken, kendi yazılarının içinde kaybolurken beyninde kurulması ve en güzel yeri alması;
Var ya.... Bu, değer....
ferkul
14nisan2009
Yorum (4) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yorum (6) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
BEN GELDİM......
Buradayım yine... Kelimelerin, cümlelerin arkasına saklanmaya geldim... Yazdıkça çoğalmaya, kalabalıklaşmaya geldim... Karşımda beyaz bir sayfa, yenilikleri eskiye çevirmeyi denemeye, yaşanılmışlıkları süslemeye, süslenmeye geldim... Sanırım çok paspal günlerimdeyim son zamanlarda, ihtiyacım var belki... Hüznü sayfalarca anlatmaktansa es geçip direnmeye geldim... Geldim çünkü içimde dinmeyen bir su sesi, çağlayan olup gidiyor git gide çoğalarak, haykırıyor, susturamıyorum... İçimdeki sesi susturmaya geldim... Sele dönüşmeden, çamura bulaşmadan, güzellliğini yitirmeden, içinde boğulmadan durdurmalı.... Çok konuşmaya başladı bugünlerde, susmalı, susturulmalı..
Buradayım yine... Ayaklarımı yere bastırmaya, güçlenmeye, bileğilenmeye, belki duaya, belki isyana, her şeye, ya da hiç bir şeye karşı tek başıma dik durabilmek için yazmaya, sığınmaya geldim.... Çünkü dağ başlarında unuttum kendimi, ağaçsız, dalsız budaksız, bozkır dağ başlarında.... Sefere çıkıp dönmeyen bir gemide unuttum adımı... Dalgalar içinde kayboldu adım, kendimi yeniden bulmaya, yenidenliği yaşamaya, yaşatabilmeye geldim...
Buradayım yine... Küskünlüğüm dağlarca yıllara, bütün kuşları uçurdum, gökyüzünde süzülüp gittiler usulca.... Süzüle süzüle yok olup gittiler göz göre göre.... Seyrettim... Geri döneceklerine söz vermişlerdi halbuki, dönmediler... Görmediniz, ben arkalarından sürüklendim, saklandım kendimden yıllarca... Yaşamaya da doydum, doydukça inadına peşimden nefes nefese yıllar koşturuyor, yetişemiyorum, istemiyorum... Yine geliyor üzerime üzerime günler, sözünde durmamış günler, renksiz günler, siyah günler, yalancı saatler... İçimde nedenini bilmediğim bir kırgınlık var kendime, yüreğime kırıldım, parçaları toplayıp birleştiremiyorum.... Paramparça duygular... Ne yapsam, ne etsem kim inanır toplandığıma... Şimdi kim toplayabilir beni, kim bulabilir yoklukların arasından, kim seçebilir yüzümü?...
Nereye gitsem vardığım yer aynı nokta.... Noktalar içinde yok oluyorum...
Buradayım yine... Ayrılıkları ve gurbeti, sılaya hasreti, bahara daveti hatırlamaya, unutulmuşlukları çağırmaya, çiçeklenmeye öbek öbek, sarılmaya ayakta kalmaya... Şikayete, sızlanmaya, söylenmeye deli gibi, konuşmaya... İncindim, kırıldım, darıldım hayata... İstediğim çok şey değildi halbuki, belki bir sıcak ekmek, belki bir yudum soğuk su yaz sıcağında kavrulmuş dudaklarıma serpiliveren.... Belki bir gülüş bebeklerdeki kadar saf ve yalın, tertemiz bir sıcak gülüş... Bir kırmızı halı değildi istediğim halbuki yollarıma serilsin, yeşil çimenler neyime yetmezdi ki.... Çöle yağmur yağmaz bilmezmiyim, bilmediğimi ister miyim?...
Yolları tutmuş acılara karşı duramayan, sokak başlarında çaresizce üşüyen çocuklarda kaldı gözlerim, gözlerimi de orada unuttum.... Ayaklarım geride kaldı, gidenlerin arkasından bakarken, tam orada yitirdim ayaklarımı.... Kollarım dersen boşlukta, ellerimi nereye koyacağımı bilemiyorum... Bir bilinmez boşlukta sallanıyor ellerim... Her bir yerde bırakılmış bütün uzuvlarım, dağılmışım... Bana bir şey kalmamış....
Yaşlı bir kadın ağlıyor uzak denizler ötesinde bir yerlerde, galiba canı çok yanmış, bir yerlerde kaybetmiş gençliğini.... Susturamıyorum, acısına ortak olamıyorum, canım yanıyor; susuyorum...
Buradayım... Hani bazan konuşmak istersin de dönüp dolaşır yine aynı yola gelirsin ya kelimelerde, oradayım... Kürkçü dükkanı misali, yine kayboluşundayım kelimelerin... Ama direniyorum, ayaklarımı yere basmak için buradayım, başım dönüyor, döndükçe dünya sersemliyorum, tökezliyorum, kim tutsun şimdi beni!... Nerdeyim, kimleyim bilemiyorum, biraz da işime geliyor galiba bu bilmeyiş.... İşin kolayına kaçmayı ne çok seviyoruz çoğu zaman, şimdi daha iyi anlıyorum... Kendi kendime küsüp, kendi kendimle barışırken beni buluyorum... Garipliğim yoksulluğum karşılıyor beni aynalarda... Köşe başları benim, yokuş aşağı sürüklenen benim, ayağı tökezleyip ağlayarak yeniden ayağa kalkan benim...
Ve bu, benim hayatım...
Böyle sürüklenirken bir gün duracak başımın dönmesi, durmuşken takılıp kalacağım beyaz bir martı kanadına... Denizler engin, denizler geniş, aralarında bana da yer vardır eminim.... Dalgalar yükseliyor, buradan görebiliyorum, sesleri hırçın bir yıldırım sesi gibi....
Yine de biliyorum ki; dalgalarında çırpınırken, içimi bir ürperti alacak, çoğu zaman...
Zaten hiçbir zaman cesaretli olamamışlığım bırakmayacak hiç elimi... Varsın büyümüş sansın insanlar beni, ben hala kırkbirinde bir çocuğu yaşatıyorum içimde... Hala küçük bir çocuğum, yalnızlığım savaşmamı engelliyor, korkularım rüyalarımda devleşiyor, önümde, yanımda, arkamda insanlar vuruşuyor, öldüresiye bir kavga bu.... Kavgada yeniliyorum, yenildiğimi sezdirmeden yaşıyorum.... Sizler beni güçlü sanın yine, rol yapıyorum... Uykumda korkuyorum küçük çocuklar gibi, çok korkuyorum, sarılıp yastığıma, yorganı çekip üstüme; saklanıyorum.... Kimse bilmiyor kabuslarımı... Dualarla direniyorum...
Beyaz martım çığlık çığlığa, Ve denizim; hasretim beni bekleyin!... Hala bir parça umudum var, yenilmedim!...
Ama buradayım yine, yazıyorum beyaz bir sayfaya... Beyaz sayfa beni konuşuyor, siz dinliyorsunuz.... Anlatamadıklarımdan, anlamayışınızdan güç alıyorum.... Anlaşılmayışım ve umudum veriyor bana geriye yol başlarını, burada yazarken, burada çoğalırken, var oluyorum birden!.. Toplanıyor bütün uzuvlarım dağlardan, denizlerden, yollardan, yokuşlardan, boşluklardan, gelenlerden ve gidenlerden arta kalmışları topluyorum; savaşa hazırım, gelin sahte dünyalar!...
KORKMUYORUM...
ferkul
31mart2009
Yorum (9) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Ben geldim baba dedi, uzattı ellerini, eğildi yatağa doğru şöyle bir… Duymuyordu, gözleri kapalıydı, yavaşça tuttu elini yorganın altından sessiz bir arayışla… O zaman işte açtı gözlerini adam, yarım yamalak bir açıştı, görmek isteyip de göremeyiş değil, bakmadan görmeyi denemek gibi bir bakıştı bu… Ben geldim baba, dedi sana haber getirdim… Bahardan, bahçemizdeki ağaçlardan selam getirdim… Hani yıllardır sen arar haber verirdin ya bana; ‘kızım bahçemizde bademler çiçek açtı, gelmeyecek misin?.. Bu kez geldim baba, bu kez sana haberi ben vereyim istedim, ilk çiçeklerin açışının, ellerinle diktiğin bademlerin çiçeklenişinin müjdesini vermeye geldim baba’, dedi…. Sevincimiz benzeşirdi, çok benzeşen yönümüz olmamasına rağmen en çok ikimizi ilgilendirirdi ya bahar, işte onu söylemeye geldim sırf bu haberi verebilmek için, kilometrelerce yol katettim geldim… Kapattın yine gözlerini, bak sana ne diyorum, ağaçlarımız çiçek açtı baba, bahçemize bahar geldi!... Kalkmayacak mısın artık, çok oldu yattığın, çok oldu serilişin, dirilmeyecek misin?.. Direnmeyecek misin?
Pek sevmezdin sen beni… Umut veren bir çocuk değildim, dağınıklığımla, dalgınlığımla, hassaslığımla, biraz da beceriksizliğimle özdeşleştirememiştin beni... Kendi başarılı, çalışkan ve hayata karşı benim, diyen duruşuna yakıştıramazdın cesaretsizliğimi belki de... Başbakan olacak kızın vardı senin, kara gözlü Adem’in bir taneydi, bir de daddikgennen... Onlar üzerine bir aile kurmuştun diğerlerinden bağımsız, içini titretirdi onlara bakışın, yüreğinden gelirdi seslenişin... Onlar da çok özledi ya baba seni, ama Allah bilir ya şu son birkaç yılda bana dönüşünle sana dönmemi sağlayışınla ben daha çok özledim… Yüksek yüksek teperelere, türküleri hala dillerde baba, ama o türküleri duyup da yavaş konuştuğunu söylediğin kızını aklına getiren yok artık… Hala telefonumda kayıtlı numaran, babam, demişim, babamın telefonu çalmıyor artık... Belki bir daha hiç aranmayacak, hiç çalmayacak ... O telefon da nerelerde şimdi kimbilir, yatışınla, sessiz varlığının kayboluşuyla silindi bir yerlerde....
Ağaçlar çiçek açtı baba!.. Bahçemize bahar geldi, duyuyor musun?.. Sana geldim, haberi ben vereyim istedim bu kez, biliyorum bu yıl en çok sen bekledin baharı, en çok sen istedin çiçek açışını ağaçların.... Ve biliyorum ki bu son baharın olacak, son çiçeklenişin.... Kimbilir belki de benim de görebileceğim kaç bahar kaldı , bilinir mi?... Bilinseydi neler yapardım, neler yaşar ve yaşatırdı insanlar son baharını gördüğünü bilebilseydi, neler değişirdi yaşamlarda?...
Adam gözlerini tekrar açtı şöyle bir, anlıyormuş gibi bir bakışı vardı, elinden tutan parmakları sıktı, inledi, yeniden kapattı gözlerini... Ateş almış gibiydi elleri... Direnişi bırakışın verdiği bir salıvermişlikle bıraktı kendini dalgın uykusuna... Duymamıştı, almamıştı kokusunu baharın...Bu son bahar sevinç vermiyordu belki de yüreğine....
Baktı, baktı, kızı son kez olarak yeniden babasına, duymasa da vermişti baharın, çiçeklenişin müjdesini ya, içi rahattı... Çıktı yoğun bakım odasından gözleri yaşlı.... Kulağında bir şarkı söyleniyordu, yüksek yüksek tepelere.....
Bu bahar çok sessiz geldi ... Bu bahar bahçedeki ağaçlar çiçeklerini konuşturmadan açtılar... Bu bahar başka bir bahar, bademler suskun, balkona yaslanmış dallar suskun, yürekler sessiz...
ferkul
9mart2009
Yorum (3) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı