yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Bu hafta kendime bir söz, verdim... Her gün için bir yazı... Geri alır mıyım, almaz mıyım bilemem, bu konuda kesin bir cümle kurmak, söylemek zor... Hadi bir başkasına söz verseydiniz, sözünüzü erteleyebilir, hatta tutmayabilirdiniz de, insan kendine verdiği sözü tutmalı, diyorum... En büyük başarı, kendi içindeki savaşında kazandığın zaferdir çünkü...
Kendime verdiğim ilk söz, bu değildi tabii... Daha çocukluk yıllarında büyüyünce kendi başıma ayakta kalabileceğim bir mesleğim olsun, kendime yeteyim, dedim, eh işte olabildiğince bir küçük meslek sahibiyim şimdi... Tabii ki ülkemiz şartlarında hayalimdeki meslek değil ama, en azından bir kısmını tutturdum...
Hemen hemen yolun yarısını çoktan geçinceye kadar her elime kalem alışımda karaladığım şiirimsi bir kaç cümlenin bir araya getirildiği, yazma arzumun sonuna kadar gidişi de kendime verdiğim sözlerden biridir... Elbette ki bir blog yazarı olmaktan öteye geçmese de hala sözümün yolunda ilerlediğimin farkındayım... Eğer nefes alıp vermem duruncaya kadar, şu hayatın son nefesini verinceye kadar bir nebze de olsa gerçekleştirebilirsem, hemen hemen yazdığım her yazıyla adım adım sözümü tuttuğumu söyleyebilirim, tabii daha ötesi gelecek... Ötesi neresi, derseniz, bilmiyorum; belki bir kitap, çünkü yazma aşkı kendini blog yazarak oyalamakla yetinen bir aşk değil...
Ve insan gibi insan olabilmek, doğruluk yolunda yürürken bazen saf, bazen neredeyse aptal yerine koysa da insanlar, hayatımın içinde yalan, barındırmamak... Bu sözümü de tuttuğumu sanıyorum, elimden geldiğince... Hak etmeseler de insanlar, her sözüyle, davranışıyla yanlışı ve yalanı yaşatsalar da, bir adım attım, on adım geriden gelenlere... Atabildim, her adımla kendimden çok şey versem de, kaybetsem de, bakışımın gülümseyişini, samimiyetini... Tebessümle karşıladım her şeyi, veren de o, alan da o misali... Bence bu, en önemli sözlerden biriydi; tutulması gereken...
Şimdi; bir sözüm daha var ve hatta bir çok sözüm, yaşam denilen yolda dimdik yürümek;ne kadar çetrefilli olsa da yollar, direnebilmek... Olabildiğince sağlam basmak ayaklarını yere... Olabildiğince güçlü,olabildiğince emin adımlarla yürümek...
Sanırım kaç yaşında olursan ol, her insanın hala söylenecek, kendine karşı tutulacak bir sözü, olmalı... Tıpkı hayaller gibi, belki de bu hayallerle özdeş benliğimiz için, bizim için, belki yaşama heyecanını devam ettirebilmek için gerekli... Henüz bitmedi, daha ne çok söz verdim, ne çok unuttum, ne çoklarını en ufak olaylı bir anla, hatırladım, ve kim bilir daha ne çok söz vereceğim kendime...
Şimdi, düşünme sırası sizde, hangi sözünü dinlediniz kalbinizin, hangi yaşanmışlıklarınız, kendinize verdiğiniz sözle özdeşleşti?..
Bugün televizyon bağımlılığından söz edeceğim... Eminim bu yazıyı okuyan herkes bir parça değil, daha fazlasını kendinde bulacaktır.Günümüzde hiç kimse söyleyemez ki, ben bu teknolojik harikanın bağımlısı değilim...Veya varsa da çok azdır, parmakla sayılacak kadar az kişi günün en çok bir saatini televizyon karşısında geçirmeye ayırdığını söyleyebilir...
Sanmayın ki bu yazıyı yazan ben, bağımlı değilim, sabah kalktığım anda ilk iş televizyonun düğmesine basmak, kumandadan kanal gezmek...Seyretmeyeceksem bile o orada açık olacak, kendi kendine konuşacak içindeki insanlar, evde ille de sesleri yankılanacak... Bu yıllar önce yalnız yaşadığım yıllardan kalma bir alışkanlık sanıyordum aslında... Yalnızlığın korkusuyla, konuştururdum duvarların arasında sesleri kalabalıklaştırsın diye küçük lojman evini... Belki o zaman öyleydi ama, hala devam ettiğine göre bir alışkanlığa dönüştü, benden bir parçaya, yemek yemek, giyinmek, toz almak, çay içmek kadar hayatın bir parçası oldu sanki...
'Sigara, içki, gibi bağımlılıklar kadar zararı yok,' deriz, kendimizi kandırırız... Onlar kadar ve hatta belki daha fazla hayatımızdan çok saatleri, günleri, ayları, sevgiyi, paylaşımı çaldığından söz etmeyiz; kendimize bile... Bazen en azından yemek esnasında kapatıp sohbet ortamı açılmasını denesem de, sohbetin keyfi, çocukların zorakiye dönüştürülmüş bu sohbet ortamının hoşnutsuzluğuyla yine kaçıyor... Bir türlü basamıyorsunuz şu kumandanın kırmızı düğmesine... Öyle veya böyle, sanki bizden biri, aileden, evin içinde en yakın kişi gibi, bunu engellemek de öyle kolay değil...
Yararı da yok değil tabii, artıları da... Bazen hayatın bütün olumsuzluklarını, yorgunluğu ve konuşmama hakkınızı kullanma zamanlarında yetişiyor imdadınıza... Dizileri, sinemalarıyla bir de bakıyorsunuz gün bitmiş... Ama insanları konuşmaktan uzaklaştırdığı, tamamen kendi içinde bir yalnızlığa hapsettiği de yadsınamaz...
Teknoloji büyüdükçe, daha da ilerledikçe kim bilir daha nasıl aletler bizimle yaşayacak... Cep telefonunu, internet, televizyon derken hayat bitiyor... Gerçi şu internet harikası, bana yeniden yazma yolunu gösterdiği ve bu imkanı tanıdığı için, kırk yaşımla birlikte bu şansı yakaladığım için mutluyum... Ama akşam olup da yatma saati gelince, ben bugün ne yaptım_larla düşünürken, aşk_ı memnu, yaprak dökümü, hanımın çiftliği derken, ne kadar en aza indirgemeye çalıştıysam da, bir bakıyorum gün bitmiş, ve ben bir çok şeye geç kalmışım... O zaman geçip gidiveren saatlerime acıyorum... Eminim televizyonsuz bir yaşamda daha verimli, daha üretken, daha çok ben ve biz olma şansımız var...
Ve bunu, kullanmalı mı ne dersiniz?.. Nasıl demeyin ben de bilmiyorum...
Denenmemiş hiç bir şey başarılamaz... Denemeli mi?...
İşte yine öyle dargın günlerden bir gün... Dikkat ediyorum da, insanlar daraldıkça yazmaya, bunaldıkça konuşmaya, kangrene dönüşmüşse her şey hayatında; susmaya sarılıyor... Dönüyor devran ve her zaman gitgide artan bir coşku şeklinde hüzün... Sokaklara, yüzlere, gözlere sinmiş, saklanmış iki dudağın arasına... Sonunda sayfalara, ekranlara,mısralara dökülüyor; farkında olmadan, yaşarken yazıyorsun...
Düşünüyorum da hep şikayet ettiğimiz stres ve hayatın beğenmediğimiz yönleri, istemediğimiz her şey; olmasaydı yazılır mıydı şiir, roman ve hikayeler?.. Zor olan bir yaşamı yansıtmasaydı herhangi bir film, izlenir miydi, dersiniz?.. Bence hüzün ve acı, besliyor hepsini, beslendikçe büyüyor, büyüdükçe küçülüyor, küçüldükçe dökülüyorsun satırlara... Ve sanırım nefes almaya devam ettikçe bitmeyecek bu serüven...
Ya deniz, dalgası olmasaydı deniz, olur muydu, kabarır mıydı, öylesine gür çıkar mıydı sesi, bu kadar mavi olabilir miydi rengi?.. Okyanusa karışır mıydı, dalgaları bir kıyıya çarpmasaydı?.. Her dalga kıyıya çarpmak içindir aslında... Ve her deniz, dalgasıyla güzel...
Her gecenin bir sabahı olmasaydı, karanlıkların bir anlamı olur muydu?.. Yıldızsız bir mehtap, düşünülür müydü?..
Galiba, hayat bu... Acı, tatlı, güzel, çirkin, aydınlık ve karanlık, hepsi beraber, birlikteyken var olmaya mahkum... Yaşadıkça öğreniyorsun, öğrendikçe yaşlanıyorsun, yaşlandıkça yaşamayı her şeyiyle kabulleniyorsun...
Ve tükendikçe, tükettikçe kelimeleri, çoğaltmak için, birleştirmek için parçaları, yazıyorsun... Yazdıkça; yaşıyorsun...
Atlardan selam getirdim... Doru atlar, siyah atlar, beyaz atlar, selam söyledi sana... Dik tut eğme başını dediler, değmez bir damla gözyaşın namerde... Yaksan da bütün gemileri, yıkılsa da duvarların, duruşunla tutun, bakışın yeter bütün donuk yüzlere...
Dediler üzmesin seni, yalanlarla dolu insan sözleri... Yakışmaz sana düz yolda yürümek... Dağ tepe, aşmalısın ki, kendini bulasın, dikenler arasında bir yol açasın... Açtığın yollarda kaybolmayasın... Değmesin bir tek sözün kavgaya... Savaşın içinde bir tek barış çiçeği olsun umudun, kem göze... Silahın sözün olsun, şiirin olsun, yeminin olsun... Çünkü en önemli söz kendine verdiğin sözdür,en iyi şiir kendin için yazdığındır, kendin için ettiğin yemindir hayatının anlamı...
Doru at, selam söyledi sana yıkılmayasın... Yıkmayasın, incitmeyesin karıncayı bile... Öyle mağrur, öylesine dik, duruşunla çık karşısına kaderin, çilenin, zalimin, zulmün, ve hayatın...
Sen iste yeter, bir dileğin bir duanla, bir adımınla umut şahlanır, bir gülüşünle yıkılır bütün duvarlar... İyimser bir tebessüm yakışır yanağına, iyimser bir yol aç dağ başlarında kaybolmuşlara... Ve iyimser bir mısra olsun her zaman kaleminin ucunda...
Bir tek sevgi yeter her türlü karanlığı aydınlığa dönüştürmeye... Ki sevgi; var, sahiden var, dürüstçe, menfaatsiz, almadan vermeye hazır yüreklere aç gözlerini, onlarla açılsın bütün perdelerin, ışığa, güneşe, ve inanmaya...
Atlar, en asil hayvanlardır, en güçlü, en dirençli... Çünkü zor olanı başarmaktır onların işi... En uzun yollarla, en ağır yüklerle sınanmışlardır... Her yiğidin harcı değildir sırtındaki yük, ve ağzına takılı bir gemle koşabilmek... Yiğitlik de, cesaret de, kazanılmış bir savaştan sonra gelir, çünkü bazen zafer kaybedenlerindir... Kaybedince, kaybolunca bulursun çoğu zaman kendi göz rengini, bütün renkler arasında kaybolmuşsa da....
Aç kollarını doğan güneşe, ısıtsın yüreğini!
Selam söyledi atların, hadi, kalk, diril ve sarıl yaşama!.. Doru atlar, siyah atlar, beyaz atlar böyle yıkılmadılar, böyle asil kaldılar...
Düzenli bir kitap okuyucusu olduğum konusunda iddialı olduğum söylenemez... Bazan olur ki aylarca bir kitap masamda beni bekler, okunmak için... Başlamışımdır ve muhakkak bitirilmelidir, sürükleyici olsa da olmasa da, içinde benden bir parça bulsam da bulmasam da, aylar sonra da olsa sonuna kadar okurum... O konuda hassasım, yazılanın ve yazarın hakkını vermek gerektiğini düşünüyorum, başladıysanız okumaya sonuna kadar... Belki verilen emeğin hakkı, belki anlatılan hayatın bir kesiti olduğu için, başlı başına birini yaşattığı için ve eğer yazıldıysa bir şekilde yaşatılmalı, okunmalı; gibi düşünürüm...
Bazan de olur ki, bir başlarım okumaya, deli gibi, elimden düşmez kitap, birini bitirir ötekine başlarım, susamış gibi, okumaya, dalmaya, içinde kaybolmaya... Çünkü kitap yıllardır görmediğiniz bir dost gibidir kavuşunca bırakılmak istenmeyen... Bazan bir arkadaş, bir karanlık dehliz, bazan bir aydınlık deniz dalgası, bazan bir sabah güneşi... Günlük hayatın stresi ve koşuşturmasından, kimi zaman kendinden kaçıştır, başka hayatlarda kaybolma isteği, ya da kendini bir başka roman kahramında bulma arzusu... Belki de yok oluş, var olmaktan sıkılıp usandığın bir anda sarıldığın bir boşluk duygusuyla, kendi içinden kendini, ruhunu dinlendirme isteği; dinginlik...
Her ne olursa olsun bir parça olmalı okumak, hayatın ortasında, günün içinde ve yaşamın bir noktasında birazcık zaman ayırmalı, diye düşünüyorum... Düşünmekten kaçış bile olsa doğru düşünmeyi sağladığı için, kelimeleri yanlış harflerden kurtarmak, hatta bir parça anlama duygusu kazanmak için insanları... Yaşantısı bizden olmasa da, bizi yansıtmasa da, ayrıştırmak ve ayrımsama, anlama gücünü arttırmak için... Her şey için okunmalı...
Bugünlerde dikkat ediyorum da, kitapevlerinde ve bütün kitapçılarda alışılagelmişten farklı olarak insan kalabalığı... Sanki insanlar biraz daha çok okuyor mu ne!... Bana mı öyle geldi?.. Belki bunda kitap fiyatlarındaki düşüşün de etkisi var... Öyle bile olsa bu güzel bir gelişme...
Okuyan, düşünen, ayrımsayan ve doğru harflerle doğru kelimelerle konuşup yaşayabilen insanlar olmak dileğimle...
ferkul
10ocak2010
(Not; Bu arada Elif Şafak'ın Aşk, ını okudum en son... Neredeyse bir solukta, denir ya...Ondan önce aylarca Maeve Binch'in Aşk Bir Kere_sini masamda öksüz beklettim...Şimdi sıra Canan Tan'ın Piraye_sinde...Umarım gerisi gelir)
Biz hiç devrilmedik birlikteyken… Koca çınar devrildi önümüzde, kocaman bir gökyüzü sarsıldı kara bulutlardan, alaşağı etti yeryüzünü, yağmura dönüştürdü öfkesini… Rüzgara yenik düştü onca dağ, tepe… O yağmurlarda biz ıslanmadık, iliklerimize değmedi kara bulutların rengi... Öyle yağmurlar ıslatamazdı bizi, öyle yağmurlardı ki; bizden değildi... Biz güneşin arkasından gelen yağmurların çocuklarıydık hep… Gökkuşağının çocukları... Islansak da ardından rengarenk bir gökyüzü çıkartan yağmurlardı üstümüze yağan…
Biz hiç ıslanmadık...
Yıkılsa da umutlar, hiç devrilmedik baş aşağı, yerlere serilmedi sevdamız…
Hiç eğilmedik biz namerdin önünde, hiç bir zaman unutmadık kendimizi, unutulmuş masallardan değildik çünkü, yaşayan, nefesiyle dirilten bir yürekti bizimki... Arayıp da yıllarca bulunmayan bir çift göz değildi sözlerimiz… Hiç unutmadık yeminimizi… Hiç yalan söylemedik kimseye, yalansız bir yaşamdı düşlediğimiz… Yalansız sözlerde kaybolmadık, yalansız romanlarda bulduk ikimizi... Efsane olmuş sevdalarda, yalansız dönüşlerde bulduk kendimizi…
Hiç susmadık biz, hep konuştuk birlikteyken de, yokluğun acısı içimizi yakarken de, ayrılırken de birdik, susturmadık sevgileri, konuştukça büyüdü, konuştukça canlandı, büyüdükçe kanlandı, kana bulansa da harflerimiz; biz ikimizken hiç susmadık… Konuşmasa da dillerimiz, yazmasa da kalemimiz, biz hiç bir olmadık, hep iki kişilikti sevdalarımız…
Biz iki kişiyiz... Birken iki olmak baharla kış gibi, gidenle gelen gibi, geçmişle gelecek gibi... Olmazlardan yol açtık bozuk, taşlı sapa tarlalardan, ne yollardan geçtik, yorulmadık... Üşenmedik, hep tek bir yumruk gibi sıktık avuçlarımızı.... Kanasa da, acıtsa da ciğerimizi, öyle kaldı ellerimiz...
Biz iki kişiyiz.... İki iken biriz, bizken varız, var oldukça, değdikçe yüreğimize gözlerimiz, biz hiç ölmeyiz...
İyi günlerdeyiz... Havası senden değil, suyu senin değil... Kimseye benzemez , düşü sana benzemez, gündüzü senin değil... Herkese yabancı, herkes sana yabancı... Bir günün bir gününe uymaz, saatin sana benzemez, öylesine; iyi günlerdeyiz...
İyi günlerdeyiz(!)... Yağmasa, kuraklık olur, suya hasret yaşarsın; yağarsa sel olur, evler yıkılır, insanlar ölür... Bir damla, ya da karınca kararınca olmaz herşey, olursa çok olur, olmazsa hiç_liği yaşarsın...
İyi günlerdeyiz(!)... Siyasiler savaşta, koltuk kavgası saygıyı ve fedakarlık duygularını hiçe saymış, atmış çöpe onuru... Haber izleyeyim diyorsun, kanlı bıçaklı kavgalar, yolsuzluklar, anasını, babasını,eşini, çoluğunu çocuğunu, aielesini öldüren gençler,tecavüzler, saldırılar, olumsuzluk dizboyu... Bir birine düşman bir nesil... Dizi izleyeyim diyorsun, aldatanlar, aldatılmışlar, umutsuzluklar, bütün bunlar arasında bir şaşaa, bir şatafat... Neredeyse delirmiş bir insan topluluğu!... Nefret sokaklardan geçerken evlerin bacalarından içeri girmiş... İyi günlerdeyiz(!)
İyi günlerdeyiz... Terör bir yandan, evde, sokakta, şehir şehir kol geziyor, insanlar arasında bir korku, güvensizlik... Asker , bizim, benim, hepimizin diyen yok, bana dokunmayan yılan hikayesi... Almış yürümüş bir umarsızlık herkesi... Açılım ruhumuza işlemiş, daha önceden varmış da haberimiz yokmuş gibi...
İyi günlerdeyiz... Kuş gribi, kanser derken şimdi de domuz gribi... Gitgide artan bir çok ölüm vakası... Ne yapacağını şaşıran insanlar, aşı mı olsam, olmasam, ölür müyüm, yoksa bana bulaşır diye korkudan mı ölürüm?..
İyi günlerdeyiz... İyi günler, zor günler, bir türlü getiremiyor güneşli sabahları, aydınlık yüzleri yansıtmıyor aynalar...
Yeni bir yıla hazırlanırken; yeni bir sayfa eklerken hayatın yapraklarına, geçtiğimiz gün ve yılları saymamak gerekiyor galiba... Ayrımsamamak, ayrıştırmamak... Öylesine, biteviye yaşamak gerekiyor gibi, her günü ve anı... Bazan günü gününe yaşayan insanları tuhaf ve garip görsek de, herşeyi ve herkesi fazla ayrıntılarıyla inceledikçe, hayattan çaldığının farkına varıyor insan... Ve her zaman olmasa da, arasıra günü güne uydurmak gerekiyor galiba... Günü gününe, anı, anına... İncelemeden, olduğu gibi... Bazan da herkes gibi olabilmek... Herkesin baktığı pencereden bakmak, öyle görebilmek...
Ne de çabuk geçiverdi yıllar...Delikanlı denilen zamanlarımızda hala düşünebilir ve hayal edebilirken, daha bir coşkunken duygularımız 2000'li yıllarda nasıl ve ne şekilde bir hayatımız olacağını düşünürdük arkadaşlarla... Kaç çocuğumuz olacak, hangi şehirde yaşayacağız, mesleğimiz ne olacak, nasıl konuşan_düşünen insanlara dönüşeceğiz?.. Keşke komşu olsak bari'ler, bir kitabımız olacak mı hatta, yazacak mıyız yine, yazılmış ve yaşanmış bir hayatı benimsemiş mi olacağız gibi...Sevimli hayaller, meraklar, derken geldik işte 2010'a... Yaşanmış ve yaşanmamış ne varsa hepsi bizim, bizden , hayaller gerçek olsa da olmasa da, hala diri, hala canlı kalabildiyse, sanırım önemli olan bu... Yaşatabilmek umudu... İstemesen de yıllar koşar adım çıkıveriyor önüne,nasıl geçtiğini anlamıyorsun bile çünkü... Bir bakıyorsun, bugün;dün_e dönüşmüş ...
Sanki 2009 veya daha önceki yıllardan farklı, on sayısının katlarından biri olduğu için mi, 2000' i daha çok geride bıraktığını anımsattığı için mi, kimbilir?.. Belki de bir önsezi, farklı bir yıl olacak, farkı, keşkelerden ibaret olmamasıdır belki, daha bir aydınlık 2010?... Neden olmasın?..Önsezilerimizi de kendimiz yaratıp yönetmez miyiz?...
En_leri yaşadığım bir 2009'du... En azından kendim için , sevdiklerim için, ve iyi niyetini kalbinden çıkarıp yüzüne ve sözlerine yansıtan bütün herkes için , 'En' _lerin içinde en çok sevdiğiniz ve yaşamak istediğiniz günler ve anlarla dolu bir yıl olsun, 2010...
Bayramın
ikinci günü, herkes akrabalık yarışındayken, kendime bir iyilik yapayım
dedim, Antalya yollarındaydım... Serin bir kış havası hakimdi güne,
güneşe rağmen, içimdeki bungunluğa inat, direnmek için hayatın
gailesine, biraz da denizle bayramlaşmak, gözlerime bayram armağanı bir
mavilik sunmak için...
Antalya terminalinde belediye otobüsüne bindim, ücretimi verdim, bir de
baktım ki, ücret kısmında ne göreyim?.. Antalya belediyesi öğretmen ve
emeklilere bir hoşluk, bir jest yapmış... Meğer aylardır bu uygulama
devam ediyormuş... Öğrenci tarifesi, yoruma açık; siz deyin öğretmen
maaşları öğrenci tarifesine uyduğu için, bu kadar düşük olduğu için,
ben diyeyim; öğretene saygı ve minnet göstergesi...
Her ne olursa olsun, diğer şehir belediyelerine örnek olsun; diyorum...
Portakal
ağaçları sanki yaz mevsimini canlandıran güneşle yarışır gibi, salmış
kendini, portakallarını sergiliyordu... Bir tane kopardım tadına bakmak
için, limon gibi çok ekşiydi, görüntü resmi içinde konmuş arka fon
gibi... Bakmak içinmiş, sadece..
Ve deniz yolunda bir park havası, fıskıyeli havuz!...
İskele
yolunda hala tek tük turistler vardı bu mevsimde bile Antalya'nın
kadrini kıymetini bilen yabancılar...Ve satıcılar, tabii buralardan
alışveriş yapabilmek, bizim gibi ücretli insanların harcı değil....
ve liman, hala güneş batmamışken bir sandal keyfi, bu kış ortasında bahar şehrinde en iyi fikir olmalı....
VE İŞTE
işte
hasretim, özlemim, aşkım, deniz, ve dalgalar, bazan ne kadar çok onlar
gibi olmak isterim, coşkun, ve köpük köpük kıyıya vurmak...
Yavaş yavaş gün batarken bir resim çizmek; gruba karşı...Ve içinde kaybolmak, seyrederken....
Ve kıyıya vurmuş bir güneş dalgası
ve gün batımı
Geri dönüş yoluna çıkmadan önce Tophane'den bir gece manzarası
Kış ortasında bahar, başka dünyanın hangi ülkesinde yaşanır?...Var mı böyle bir başka güzellik?.
Gün boyu caddelerde, yol boylarında, hala kısa kollu giyinebilen,
mevsimin rahatlığını giysilerinde ve yüzlerindeki
sıcaklılkta gördüğüm insanlar!...
Yaşadığınız şehrin değerini bilerek, hissederek yaşayın, derim....
Ve Antalya belediyesine yeniden, bu duyarlılık ve örnek davranış için teşekkürler...
Bir bilsen
nasıl üşüdüm, nasıl soğuk buralar... Halbuki ne kar, ne rüzgar.. Havada
ıslık çalan bir yalnızlık... Bu buğulu gökyüzünde bir bilsen nasıl
suskun gönüller, nasıl durgun her gün... Bir bilsen nasıl konuşulur,
nasıl yürünür bu havada, nasıl yaşanır?... Nasıl gülümser insan içi
titrerken, sona ve sonbahara hazırlanırken?.. Nasıl bir hüzünle
adımlar sokak taşlarını?... Nasıl yürünür doğru dürüst yollarda, hiç
tökezlemeden, ayağın taşa takılmadan, nasıl seslenilir sevgiliye, sitem
etmeden?...
Bir bilsen nasıl yağmurlarda ıslanmışım,
sağnak sağnak yağarken, dışarıda yağmur, içeride kuru bir yalnızlık
korkusu... Ve bir yanık kokusu genzime kaçmışsa hele, alev alev bir
yangın, yağmura teslim olmuşsa... Gözlerimde bir silüet resim; bir
hayal, bir gerçek, bir dayanıksızlık, bir ortalığa düşmüş yalnızlık
kalabalığı arasında bir ben... Kendini seçebilmek bunca yokluk
arasında ne mümkün?... Gök gürültüsü ciğerimde, nasıl sağnak yağıyor,
nasıl ıslattı beni bu yağmur; nasıl öksürtüyor, bir bilsen nasıl
yağıyorum hayata, nasıl ıslak ellerim... Ellerime yağıyor sonbahar..
Yüreğimden dökülüyor her yaprak; toprağa karışıyor sonra, sarı sarı...
Bir bilsen bu yağmur neleri götürdü,
neleri getirecek bana, ıslanır mıydın, ıslanır mıydık düşünürken?.. Bu
yağmurda ıslanmayı deneseydin, bu ıslak kaldırımlarda yürümeyi, gökyüzü
ağlarken gülümsemeyi, inadına dökülmeyi salkım saçak yağmayı... Anlar
mıydın ben_i?.. Bilir miydin nasıl zor, zoru yaşamak?... Sokaklar
dolusu kalabalık, caddeler dolusu yalnızlık... Bağrı yanık insanların,
kavrulmuş bütün cümleleri... Ve nasıl sonsuz gibi yağışı yağmurun..
Kanadı
kırık bir beyaz guvericinim şimdi... Bilsen uçamayan bir güvercin nasıl
konar kuru sonbahar dallarına, nasıl kanatlanır?.. Kırık kanatlar işe
yaramazsa, kanatsızlığı yoksayarak yaşamayı beceremezse bir güvercin;
ne yapar, ne eder, nasıl bakar gökyüzüne?... Bilir misin?..
Görebilir misin beni bunca yoklar arasında?...
Bir bilsen nasıl kırgınım; nasıl darmadağın saçlarım, nasıl perişan umutlar?.. Bir bilsen; Bu sonbahar nasıl zor...
Bilsen
nasıl yorgun yüreğim... Uzak yollardan, uzak şehirlerden, uzak bir mavi
denizden sesleniyorum sana... Ucu yok, bucağı yok, sonu yok...
.Denizsiz bir dalgayım, ne denizliğim belli, ne dalgalığım, ne
dalgınlığım belli, ne de kendimi görebiliyorum aynada?.. Bilsen nasıl
duraksamışım, nasıl durdurabilsem diyorum bu koşturmaca içindeki
karmaşık yolculuğu...
Bir bilsen
nefes almak, kalabalığa karışmak, yürümek, koşmak, konuşmak, anlatmak,
bakmak hele, yorgunken, hele de sensiz seni yaşarken; ne kadar zor...
Uyku...
Deliksiz ve korkusuz, kabussuz, rüyasız, özlemsiz; uyumak... Bir
bilsen, nasıl uyumak, istiyorum... Gözlerini kapatıp sonsuzluğa, özlem
ve umuda vermek kendini, yakışıksız bir mevsimde üstüne yapışan isi ve
buğuyu söküp atmak...
Bi bilsen uyanıkken uyumak, nasıldır?.. Uykulu gözlerle seyretmek hayatı?...