15 02 2009

yıldızlar çekemedi ağırlığımı...

Saçları iki yana örgülü , küçük, çirkin bir kızken, annemin evinin arkadaki odasında ağaçların arasından yıldızları gören bir divanda, yatağım vardı o zaman... Her gece, herkes uyurken perdeyi aralar ve badem dallarının arasından secmeye çalışırdım; en parlak, her zaman orada duran ve hiç gitmeyen yıldızı secerdim kendime... O benim yıldızımdı... Küçük bir yıldızdı, benim gibi, sanki bana benziyordu, hiç bir şey bilmezdi, ben anlatmasam, konuşamazdı, cevap veremezdi, dünyanın bütün kötülük ve yalanlarını görür, işitir, yine de karanlığın içinde aynı parlaklığıyla her gece kendini yenileyerek, daha bir parlayarak gelirdi geceme, bana... Sessiz bir çocuktum, çok fazla konuşmayan ve her şeye ağlayan... Ama nazlı değil, kendi acısı ve yağıyla kavrulan, kimseyi rahatsız etmeden kendi kendine bir köşede sesini bile duymayacağınız şekilde mızlayan... Hani şu meşhur resimdeki ağlayan o erkek çocuğunun mahzuniyeti ve hüznü, sanki onu taşıyordum... Öyle ki artık bu, niye ağlıyor diye sormazlardı bile... Çok fazla konuşmaz ve dinlerdim, dinlemek konuşmaktan kolay gelir çoğu zaman hala... Belki de konuşmaktan ağırdır, kendine zarar verir ama, kendi sessizliğimin içinde başkasını konuşturmak hoşuma gitmiştir her zaman... Her gece, kendimle beraber günü ve hayatımı paylaştığım yıldızıma anlatırdım, beni duyardı, sanki cevab verir gibi göz kırpardı, ya da bana öyle geliyormuştur, ne bileyim, küçük bir kızdım daha, hayali samanyolundan büyük, kendine parlayan bir yıldızı dost seçmiş...Bütün güzel ve üstün değerlerin adına neden yıldız, denilmiştir biliyor musunuz?...  Çünkü yıldızlar, yenilmeyen ve direnenlerin temsilcisidir, en üst seviyeden bakıp gülümseyebilenleri... Devamı

05 09 2008

biz kadınlar

Yine yeni bir çalışma koşuşturmacası başladı.. .O kadar yoğun bir hayatın içinde kendini unutan insanlar... Dinlemeye ve  konuşmaya aç insanlar  haline geldiğimizin farkında mısınız bu tempoda koşarken?Bazan iki kelime söylerken bile aceleden ve düşünmekten gözgöze gelmeyen insanlar olduk... İletişim kopukluğu buna deniyor galiba... İletmeden iletişim kurmak için çalışıyoruz, çalışırken de yaşadığımızı unutuyoruz, yaşadığımızı ve hisstettiğimizi...Bugün kadınların çalışma hayatında yer almalarıyla hayatlarında oluşan boşluktan sözedeceğim... Sanmayınki çalışmaya karşıyım...Ama çalışan bir bayan olarak kimse inkar edemez ki ev hanımlarını her zaman kıskanırız... Evinde, kapı önünde sohbet eden, yüzleri gülümseyen, misafirliğe ev terliğini koltuğunun altına alarak hem de çok acele bir işe yetişir gibi giderken gördüğümüz kadınları... Günlük işlerin ne kadar rutin olduğundan söz ederken , hiç bitmeyen iş, diye söz ederken kıskandığımız kadınları... Bilmezler ki çalışan kadınlar o rutin işlerle beraber dışardaki işleri de halledip gelmiştir... Paranın, emek verilerek kazanılan paranın nasıl da hiç düşünmeden, hesap yapmadan harcayıverildiğini bize gösteren kadınları kıskanırım... En çok da çocuğu yanıbaşında büyüyen, özlem çekmeden büyüdüğünü ve her anını kaçırmadan,yaşadığını paylaşan kadınları...Ve belki de onların çocuklarını, özlemsiz  ve anneli büyüyen çocukları....Bence kadınların çalışması özgürlük değil, hem kendilerine,hem çevrelerinde oluşturdukları çerçeve içinde hapis ve daha büyük bir yük.... Hangisi daha iyi?..  İki ay süren yine yoğun bir tempoda da olsa, en azından gec... Devamı

23 04 2007

DİZİLERDE KAYBOLAN KADINLAR

                            DİZİLERDE KAYBOLAN KADINLAR   Bir haftayı buldu sanırım yazı yazamadım.İstemediğimden değil,vakit bulamadım ki!..Dizilerden...Sılası, bin bir gecesi,Avrupa yakası,geniş zamanları,iki ailesi derken, bir de baktım ki günler geçivermiş.Dikkat ettim de , en çok izleyicisi kadınlar, bu dizilerin…Dizi furyasında kendini bulan kadınlar…Yapışıp ekrana, dünyadan soyutlanan kadınlar…Yaşayamadıklarını dizilerde yaşayıp, üzülen,sevinen, kendini parçalayan kadınlar…   Nedir eksik olan yaşamımızda, bulduğumuz nedir, iki kısa, uydurma hikayede..?Bir yerlerde umudu kesilen , tükenmiş olduğunu sandığımız, bir çok duygunun  masallarda  var olması gibi, ekran önünde karşımıza çıkıvermesi mi?Olumsuzlukları da yaşayanların var olduğunun ispatı mı dizilerde yaşanılan hüzünlerde döktüğümüz gözyaşları?Umutsuzlukların içinde birden bir mucize gibi,beyaz atlı prens gibi   kahramanın (ki çoğunlukla o da bayandır) karşısına çıkıveren harika sevgililer mi?... Gerçek hayattan bağımsız, gerçekten olamayacak kadar mükemmel aşklar mı bizi alıp başka dünyalara götüren..Yoksa unutuvermek mi ,onların dertlerini dert edinerek kendi yaşamımızın solgun ümitsizliğini?Yok saymak  mı  gerçekliği?   Ne kadar  yok saysan,  gerçekler  çıkıverir karşına bir gün, yüzüne kapanan kapılar gibi…Kaçmaktan çok yüzleşmekle yenebilirsin  savaşında hasmını.Ne Aliye’sin,  kendi kabuğunu kırıp, dünyasını yeniden kuran, ne Şehrazat’sın  tek başına kalabilmek için direnebilen…Her insan kendi başına bir filmdir, yaşamının yolunu çizip boyayan.Hikayesinde en başrolü kapan.Bütün dizilerden  bağımsız, masallara kanmadan,olumsuzlukların karşısında dimdik durarak, kazanabiliriz ..Kaçmaktan, yok saymaktan çok işe yarayacak en iyi yol, budur... Devamı