06 03 2009

Şair Ölür...

DAĞLARDA KAR OLSAYDIM Şu dağlarda kar olsaydımBir asi rüzgar olsaydım Arar bulur muydun beni Sahipsiz mezar olsaydım...                 Şu yangında har olsaydım                 Ağlatıp bizar olsaydım                  Belki yaslanırdın bana                  Mahpusta duvar olsaydım... Şu bozkırda han olsaydımYıkık perişan olsaydım Yine severmiydin beniSimsiyah duman olsaydım...                     Şu yarada kan olsaydım                      Dökülüp ziyan olsaydım                    Bu dünyada yerim yokmuş                     Keşke bir yalan olsaydım...Şair ölür ….Yusuf  Hayaloğlu hayatını yitirdi… Yitmek ve kaybolmak arasında bir ilişki var sanırım yaşam denilen çizgide… Bir eşyanı, mesela yüzüğünü kaybetmek, elinden tutan çocuğunu kaybetmek, yollarda değerli bir iğneni düşürmek gibi bir şey midir acaba ölmek?... Yusuf  Hayaloğlu öldü… Kendisini tanımam, bir kez olsun görmüşlüğüm yoktur, hiç yüz yüze gelmedik, iki kelime konuşmadık ama onu biliyorum… Ruhunu kendimden bildim, şiirlerinde ben de vardım, birçoklarının yaşadığı yangınları mısralarında okudum… Birini tan... Devamı

10 03 2009

Herkes gibi….

                    HERKES GİBİ YAŞASANA SEN… Bugün yine herkes gibiydim… Herkes gibi kalktım yataktan, herkes gibi dinlenmemiş, dinlememiş, tam uykusunu alamamış, hayattan bir yaprak koparmamış, yüreğinin yangınında sönmemiş… Herkes kadar mağrurdu gözlerim, mahrur değil… Güneşli bir sabah değildi uyandığım. Herkes kadar ben de vardım, uyandım bir Pazar sabahında buldum kendimi… Yine herkes gibiydim bugün; kalktım, ellerimi yüzümü yıkadım, bir kaç lokma kahvaltı ettim. Peynir, zeytin, bal (sahi ben bal çok severim, onsuz kahvaltı etmem, tatsız, tuzsuz bir şeye benzer balsız kahvaltı, bunu benim kadar bileniniz var mı?). Biraz tereyağı sürdüm ekmeğime, ekmek bayattı, sertti, buğusu üstünde tütmüyordu, tereyağını beğenmedi, içine çekmedi, yedim yine de herkes gibi, alışmıştım… Çayı içime çektim sigaramla tütüyordu dumanı, en çok ikisini sevdim bu pazar sabahında… İkisi de bana benziyordu çünkü, bendendi, seviyordum… Herkes gibi bir Pazar sabahı magazin sayfalarında gezinen televizyon kanalında izledim dışarıdan hayatları, ne kadar yalandı, ne kadar çirkin gülümsüyordu güzel, boyalı yüzleri… Seyrettim beyaz camda, tiksindiler kendilerinden, şarkıları güzeldi, hüzün kokuyordu, bendendi, benim gibiydi ama yüzleri kimseye benzemiyordu, ben yine herkes gibi izledim… Doğan  Cücelioğlu’nun  programını izlemek istiyordum halbuki, herkes gibi bu Pazar gününde çok geç kalmıştım uyanıp da izlemeye, kaçırdım yine… Çoğu geç kalmışlıklarından ibaret değil mi zaten hayatım?...  Düşündüm en çok neye ge&ccedi... Devamı

03 03 2009

çal kapımı,

Çal kapımı…Önce düşlerimi getir, hayallerimden bir gemi yap, yelkenlilerinin  içinde savrulsun rüzgara karşı umutlarım… Benden ve senden bildiğim bütün olmazları bindir, kaptanı sen, tayfası sen, rotası sensiz çiçekler olsun… O çiçekler ki her çalan kapı zilinde soldu… O çiçekler ki kitap sayfalarında kurudu, bana çiçeklerimi de getir gelirken, düşlerden bezenmiş olsun, kırmızı, mor, demet demet değil, bir gonca gül gibi birkaç yaprak olsun… Her yaprağında ayrı sözcükler olsun, hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bir türküde söylensin adım… Kelimelerde yerini bulmamış bir şiir olsun her yaprağı, yeni doğmuş bir bebek kadar taze ve güzel, masumiyetiyle kokusu tütsün üstünde buram buram… Çal kapımı….Her günü bir çok güne benzeyen, her yılı bir çok yılla değişen, mevsim değil, ay değil saat değil, saniyeler geçmeden gel… Gel ki, açtığım kapı gülsün… Gel ki güneş doğsun artık gecenin üstüne, aydınlatsın, aydınlansın tüm dünya gelişinle… Birdenbire, ansızın gel, çay demlenirken, öylesine bir halde seni düşünürken, her gün gelirmiş gibi,  kapı komşusu, kırk yıllık ahbap gibi, bir bahar sabahı henüz ortalık ağarmadan, alacakaranlıkta gel… Dönüşsüz olsun gelişin, yolları ve yılları çalarak, bir kilit vurarak yokuşlara, aydınlık bir yüzle, gülümseyen bir yarınla, gel… Çal kapımı…Bir evliya ocağından, nur yüzlü bir derviş kapısından gelirmiş gibi, yaradandan  el açıp dua etmiş, duası kabul görmüş bir garip kul gibi, gel… Tövbe edip günahsız, yalansız ve hiç bir... Devamı

25 02 2009

gibi kar...

       Öyle bir gün işte… Sıradan dediklerinden biraz fazla sıradan… Kar serpiyor pencere camlarıma, taneleri  gökten inerken izliyorum, her tanesi bir göz yaşı, her tanesi bir çığlık sanki… Elhan-ı Şita şiiri dudaklarımın arasından süzülüyor,usulca; Bir beyaz lerze, bir dumanlı uçuş/ Eşini gaib eyleyen bir kuş gibi kar /Geçen eyyâm-ı nevbaharı arar..Avuçlarımı açıyorum, avuçlarım haykırıyor bana gel, bana gel, diye… Dinlemiyor, o hırçın bir kız şimdi, hiç de neden yağdığını bilmeden yağıyor, lapa lapa, öbek öbek, hiç bir tanesi ötekine değmeden, dokunmadan yağıyor, bu kar çok yalnız be!.. Ben onu kime benzettim ki şimdi, tanıdık birine benziyor, en çok tanıdığım kim var ki hayatımda, kim yetti kendine ki kar yetsin… Kime benziyorsa çıkaramadım işte, öylesine başına buyruk, asiliğini sezdirmeden haykıran biri ki, sessiz ve hiç bir yere konmayan, nereye gittiği, nereye düştüğü belli olmayan, ancak çoğaldığında görülen…Karlar, bütün elhânı mezâmîr-i sükûtunKarlar, bütün ezhârı riyâz-ı melekûtun. Öylesine bir gün aslında, başladığında korkunç bir baş ve boyun ağrısıydı ilk duyduğum, gördüğüm göremediklerimden çok fazla bir şey değildi ve bitiyor, birazdan başka bir rakamla yer değişecek ve bir başka günü yaşıyor olacak insanlar… Böylesi bir mevsim mi yaşam?.. Nereye bıraktık ki yalanları , nerede kaldı  günsüz güneşiz, sabahsız ve gecikmemiş düşlerimiz?..  Neredesin ey sebebim!... Sessiz bir çığlık içinde haykıran bir ses olsam, sessiz bir ses, nasıl da anlamsız görünürdü… Sessiz çığlığımın i&cce... Devamı

22 02 2009

Aşk Dediğin

AŞK DEDİĞİN,Aşk ; dağ başında bir kaç koyun içinde bir gece yarısı çobanının son sigarasında saklı dumanıdır... Ciğerlerine çektikçe her nefesinde kendini bulduğu, son sevdalanışı, son yanışıdır, sabaha dek bitip tükenmek bilmez özlemidir, sonu gelmesin istenen...Aşk dediğin gürül gürül akan çağlayan başında susayıştır, kanmayı bile düşünmeden bir yudum su isteğidir, elini suya değdirmeden , bıçak gibi suya düşmek ve boğulmaktır, akışında kaybolmak...Aşk dediğin, sılaya sevdalanmak, kavuşmalar içinde gurbetliği yaşamak, sevdiklerinin arasında yalnız kalmaktır, tek başına direniş, kendine, kadere, olmuşa, olmazlara yüz verip ayak diremektir içindeki  yaramaz çocukla didişmektir aşk....Aşk, düz yolda giderken ayağı bir taşa takılıp düşen bir dalgın adamdır, duvara çarpıp yeniden dirilişi yaşayan...Yürüdükçe bitmeyişidir , yolun sonuna gelmeyişdir...  Yare gülümseyen bir gül vermekten beri olmamaktır, görüp gözünü kapatmaktır aşk, görmemek, bakmamak, yoksaymaktır kendinden başka her şeydir aşk....Aşk dediğin; sarıp sarmalamaktır hayatı, kucaklamak güneşi, sonra ardında bırakmaktır aydınlığı... Dönüşü olmayan yollara yüz sürüş, geriye bakmamaktır, tek başına dünyayı sırtlanmaktır aşk...Aşk dediğin; mevsimsiz bir yemeği aç karnına düşlemektir, düşünde kendini görmek,kendinde doymak, mevsimlere aldanmaktır... Baharda açmış bir sonbahar gülüdür; sonu belli, başı belli bir romanda sıradışı yaşamak... Aşk bir düş görmektir, gördüğün düşte yaşamayı seçmek, ve belki de hiç uyanmamaktır....Aşk dediğin; bir sarışın mavi gözlü peridir, yoklukları var eden Allah’a yakarıştır, bir melektir, el açıp yol gösteren...... Devamı

15 02 2009

yıldızlar çekemedi ağırlığımı...

Saçları iki yana örgülü , küçük, çirkin bir kızken, annemin evinin arkadaki odasında ağaçların arasından yıldızları gören bir divanda, yatağım vardı o zaman... Her gece, herkes uyurken perdeyi aralar ve badem dallarının arasından secmeye çalışırdım; en parlak, her zaman orada duran ve hiç gitmeyen yıldızı secerdim kendime... O benim yıldızımdı... Küçük bir yıldızdı, benim gibi, sanki bana benziyordu, hiç bir şey bilmezdi, ben anlatmasam, konuşamazdı, cevap veremezdi, dünyanın bütün kötülük ve yalanlarını görür, işitir, yine de karanlığın içinde aynı parlaklığıyla her gece kendini yenileyerek, daha bir parlayarak gelirdi geceme, bana... Sessiz bir çocuktum, çok fazla konuşmayan ve her şeye ağlayan... Ama nazlı değil, kendi acısı ve yağıyla kavrulan, kimseyi rahatsız etmeden kendi kendine bir köşede sesini bile duymayacağınız şekilde mızlayan... Hani şu meşhur resimdeki ağlayan o erkek çocuğunun mahzuniyeti ve hüznü, sanki onu taşıyordum... Öyle ki artık bu, niye ağlıyor diye sormazlardı bile... Çok fazla konuşmaz ve dinlerdim, dinlemek konuşmaktan kolay gelir çoğu zaman hala... Belki de konuşmaktan ağırdır, kendine zarar verir ama, kendi sessizliğimin içinde başkasını konuşturmak hoşuma gitmiştir her zaman... Her gece, kendimle beraber günü ve hayatımı paylaştığım yıldızıma anlatırdım, beni duyardı, sanki cevab verir gibi göz kırpardı, ya da bana öyle geliyormuştur, ne bileyim, küçük bir kızdım daha, hayali samanyolundan büyük, kendine parlayan bir yıldızı dost seçmiş...Bütün güzel ve üstün değerlerin adına neden yıldız, denilmiştir biliyor musunuz?...  Çünkü yıldızlar, yenilmeyen ve direnenlerin temsilcisidir, en üst seviyeden bakıp gülümseyebilenleri... Devamı

18 01 2009

Laf olsun

Laf olsun diye.....Laf olsun diye açıyorum gözlerimi  her sabah doğan güneşe... Gün dönüp de akşam olunca, laf olsun diye göz kırpıyorum yıldızlara... Gece bilir, akşam anlar halimden, laf olsun diye dost seçtim kendime karanlığı... Dost dediğim, arkadaş bildiğim, sevdalım, bağrı yaralım, gün bakışlım, güneş yüzlü sevdiklerim, düşmanım, kızgınlığım, kinim ve intikamım; hiç biri bende kaldı mı sanki, hepsini laf olsun diye seçtim ben... Halbuki gündüzlerin aydınlıkların insanıyım, laf olsun diye kandırıyorum sizi... Laf olsun diye hüzün saçıyorum mevsimlere... Yine de açmamış gülde saklı heyecanım, laf olsun diye gizliyorum, gizlenmeyi de, kendimden kaybolmayı da, gerçekliğin içinde düşsüzlüğü de ben laf olsun diye seçtim aynalardan... Gülümsüyorum, laf olsun diye....  Ayrılıklara gülüyorum, kavuşmaların geç kalınmışlığına kızıyorum, kadere rest çekiyorum laf olsun diye.... Ekmeği olmayanın aşı, susuzların çeşmesiyim, karanlıkların ışık saçan prensesiyim; diyorum; laf olsun diye....Laf olsun diye seviyorum; kendi kendimin aşığıyım hiç terketmemiş, bırakıp gitmemiş, gidip de dönmemişlerin, dönüp de bıraktığın gibiyi bulamamışların umutsuzluğuyum, boşluğuyum laf olsun diye...  Benden olanlar benim, kalanlar kaybetmişlerdir ; demiyorum, laf olsun diye savaşıyorum diğerleriyle... Laf olsun diye oturuyorum, geziniyor ve bakıyorum insanlara...  Mutsuz insanlara öğütler veriyorum, yalnızlara yüreğimi veriyorum, yürek dağıtıyorum yüreksizlere, laf olsun diye....  Hepsi benimle, yanımda, en yakınımda, hep var_larmış gibi bakıyorlar uzaktan, seslerini duyuyorum, yüzleri seçilmiyor, sadece elleri, elleri uzanıyor...  Laf olsun diye dokunuyorum onlara, yok oluyorlar...  D&uu... Devamı

12 01 2009

Düşlerini getirdim, görmüyor musun?..

Yitik düşler ülkesinin yitirilmiş prensesi...  Düşlerden saraylar kurmuştun kendine, renkli perdeleri, saydam duvarları vardı... Baktığında içini yakan, sevgiyle akan gözlerin vardı, çiçek çiçek, öbek öbek beslenirdi kuşların... Kanat çırpmaya hazırlanırdı, yeni yetme cocuklar gibi, ilk adımlarını sayardın, yıllardır salkım söğütlerle süslenmiş bahçelerinde... Eskidendi, çok eskiden kaldı yitikliğin... Şimdi kim seni senden sayar ki?... Senden bildiğin  kaç kişi kaldı senden yana, nereye gidip kaybettiler seni?... Yazdan, bahardan saydığın günleri kaça sattın, bir gerçeğe dönüşme parası için?.. O kadar mı fakirdi düşlerin, o kadar mı garipliğe tutsak ettin onları?.. Nerede kaldı prensesliğin?... Yenilmezliğin vardı, kendine direnişin, gücün, nerede bıraktın seni?.. Hangi taş duvarlar arasında, hangi yokuş aşağı yollarda kaldı düşlerin?..Bir adın vardı, olmalıydı, sen de unuttun, kurutulmuş mevsimlerde kaldı, savrulmuş rüzgarlarda... Seni adsız prenses, düşlerine verdin adını!... Seni virane bahçelerin açmamış kırmızı gülü!... Yazların ve bahardan kalma günlerin halkıydı, hakkıydı umut verdiklerin... Şimdi kış, şimdi soğuk, şimdi gece, evlerin yanan ışıklarında, binlerce yürek, binlerce düşü saklarken sen, dışarda kaldın!... Aydınlık geceleri ışıksız evlere, bacalardan tüten ıssız dumanlara saklasan da, yeter mi düşleri geri getirmeye?.. Gücün yeter mi, insanları kaldırmaya, taşımaya, düş vermeye?...  Almaktansa vermeye alışmıştın, şimdi kış götürdü bir çok düşünü... Soğukta üşüyor ellerin, üşüyen sadece parmakların mı?...Düşlerinden, kendinden ve varlığından almıştın gücünü... Bir varmış bir yokmuşlarda kaldı masallar, gerçeklerle... Devamı

07 12 2008

bayramlara....

Mutlu, sağlıklı, kardeşçe, umutla kucaklaşılan nice bayramlarda selamlaşmak, okumak ve okunmak ,                                dileğimle.....ferkul Devamı

02 01 2009

BÖYLE GÜNLER

Böyle günlerde, şaşkınım, böyle günlerde titrek bir güvercine vermişim kanatlarımı... Alsın götürsün diye umutlarımı, çırpsın diye kanatlarını... Gagasında sakladım geçmişi ve geleceği...Böyle günlerde, derbeder söyler şarkılarını sabahlar... Böyle günlerde unuturum gülümsemeyi...Böyle günlerde güneş saklanır yağmurların arkasına....Böyle günler unutturur kendimi...Böyle günlerde, düşünürüm... Günün karanlığına saklanır, dalarım deniz dalgaları gibi, şiire çarpar duyduklarım... Şiirin ardında gizlenir duygularım... Böyle günlerde depreşir garibliğim... Böyle günlerde duyulmaz sesim, böyle günlerde çıkmaz bir sokakta bulurum beni... Kaldırımlar çekemez ağırlığımı, böyle günler eskitir bedenimi..Böyle günlerde dışlanırım, soyutlanırım, gizlenirim çiçek arkasında diken gibi... Güçlenirim gülün kokusundan, renginden, güç veririm kendime... Bileylenir savaşma gücüm, at biner, kılıç kuşanırım, güzel günlere hazırlanır göğsüm....Böyle günlerde, bitti sandığım, biriktirdiğim ve yıkmışlığım gelir üzerime, üzerime... Koyveririm kendimi, salıveririm hüznün kollarına, yana yakıla koşarım dost yüzlere, çözülürüm... Arınır sırlardan ve saklanmışlıktan sözlerim...Böyle günler, yazdırır kendini... Beni yazdırır, bana anlatır beni, ben böyle günlerde yaşarım, yaşadıkça, yazarım...Böyle günlerde, soğuk bir kış günü yazdan kalan bir eriğin meyvesiyim, yapraksız, dalsız, budaksız... Direnebilir miyim?Böyle günlerde böyleyim,Bugünlerde hep böyle günlerdeyim, kendimi kendimde bulduğum, böyle günler işte;  içimi konu... Devamı