yıllar oldu .yazıdan şiirden uzak..yazmanın yaşamaya denk olduğunu düşündüğüm günler vardı eskiden..şimdi bu sayfayla siirimsiler le bir merhaba demek istiyorum umuda..
Sana bu son şiirim ... Son seslenişim , Son çağrım, Git artık, Git bendeki yüzün de parçalanmadan, Sesin dağ başlarında yankılanmadan Yoksayılmış bir yaşamdan arınarak, Arkana bakmadan, Git...
Hangi karlı dağlarda açan çiçekse Senin kardelenin, Ona git, Ben kardelen değilim... Çiçek değilim, Hiçbir dağ başında bulunmadım Hiçbir şeyin de olmadım zaten... Başlamadan bittiyse Tükendiyse sözlerim Gitmelisin..
Git daha çok içimde yok olmadan yüzün, Gözlerini saklamadan git, Yüzüme bakmadan, Adım adım yok olmadan, Yok oluşa geçmeden varlığın , Gidişini seçmişken git...
Git ki Bir şey kalsın aramızda, Senden ve benden kalan Bir tek konuşacak cümle, Kalabilsin gidişinle, Tek satır olsun Kalsın ... Bırak , git...
Ve git... Diyorum sana, Ben diyorsam, Gitmelisin... Ben gitmiyorsam Gidemiyorsam, Ve kaldıysam Senle, sensiz... Tükenmeden, Tüketmeden Bizi... Gitmeli...
Kalmadıysa ikimiz, Sona erdiyse herşey Gitmelisin, Birimizden Tek kalmadan Yok olmadan sevgimiz Gitmeli birimiz...
Kara günlerin şairiyim Acının bütün dillercesini bilirim Yunanca, Rusça, Amerikanca İnsanca, hayvanca, kuşca Dünyanın bütün acılarını ... Yerini, yöresini bilmediğim İnsanları gözlerinden tanırım Acının ortak dilince anlaşınca... Gayet iyidir ilişkilerim Dostlarım var on milyonlarca Onlar da tanır beni Kırk yıllık ahbap gibi Bakışınca....
Kara günler şairiyim, Bütün renklerini bilirim acının Kırmızıdır, pembedir Gökkuşağına döner gözlerin Bir kere sevmeye gör İnandığın bütün masallara inat Şarkılar yalan söyler Güneşin rengi alev gibidir Pembeden griye çalar sevdaları Yaz sıcağında üşütür sözleri Yarin yüreği mor menekşedir Ayrılığı aklını başından alır Yerlere serilir yüreğin Yapraklar dökülür Işıklar söner bir bir Kapanır kapılar yüzüne Acının rengi siyahtır... İçeriden bakınca....
Ben, kara günler şairiyim Aşinadır yüreğim Acıya, hüzne, tufana Bütün fırtınalar acıdan gelir Bilirim , gözbebeğinden tanırım Rengini, dilini, Her biri ötekisinden beter Yaşadıkça ölesim gelir Acının bütün renkleri gridir Şairliğim, mısralardan değil Şiirden değil, Acıdan gelir... Acıyla beslenir...
Yaşadıkça yazasım gelir Yazdıkça nefesim kesilir Sevdadandır bütün acılar Bir gün bir ömre bedeldir Bir güne bütün renkler feda edilir Ben şair değilim Acılarım beni söyletir...
Bir güneşe bakarım Bir aya, Bir de yıldıza Şairliğim utanır kendinden Acılara kan düşünce Sevdaya zan düşünce Yazmak zamanı gelir... Can bedenden ayrılınca Ölesim gelir. Ölesiye yazasım gelir. Acıyla beslenirim. Kara günlerİn şairiyim , Bir milyon rengini bilirim, Bir milyon dilini ... Canım yanınca, İçim acıyınca, Şiir yazabilirim....
DAĞLARDA KAR OLSAYDIM Şu dağlarda kar olsaydımBir asi rüzgar olsaydım Arar bulur muydun beni Sahipsiz mezar olsaydım... Şu yangında har olsaydım Ağlatıp bizar olsaydım Belki yaslanırdın bana Mahpusta duvar olsaydım... Şu bozkırda han olsaydımYıkık perişan olsaydım Yine severmiydin beniSimsiyah duman olsaydım... Şu yarada kan olsaydım Dökülüp ziyan olsaydım Bu dünyada yerim yokmuş Keşke bir yalan olsaydım...
Şair ölür ….
Yusuf Hayaloğlu hayatını yitirdi… Yitmek ve kaybolmak arasında bir ilişki var sanırım yaşam denilen çizgide… Bir eşyanı, mesela yüzüğünü kaybetmek, elinden tutan çocuğunu kaybetmek, yollarda değerli bir iğneni düşürmek gibi bir şey midir acaba ölmek?...
Yusuf Hayaloğlu öldü… Kendisini tanımam, bir kez olsun görmüşlüğüm yoktur, hiç yüz yüze gelmedik, iki kelime konuşmadık ama onu biliyorum… Ruhunu kendimden bildim, şiirlerinde ben de vardım, birçoklarının yaşadığı yangınları mısralarında okudum… Birini tanımak ve anlamak istiyorsan ona birkaç satır yazı veya şiir yazdıracaksın, derim… TV’deki fotoğraf, video ve kliplerinde, röportajlarında yüzünü gördüğümde de hiç tepkim olmadı, yazdıklarıyla özdeşleştiremedim yüzünü… Sanki çok beğenerek yediğiniz bir yemeği yapan aşçıyı görmek istememek gibi bir şey bu; şiiri yazanı şairliğe yakıştırmamak, bir yüzü olduğunu, bir cisme sahip olup bizler gibi yürüdüğünü, konuştuğunu, küfür ettiğini, çay içtiğini düşünememek…
Aslında aynı ülkenin çocuklarıyız, aynı ülkede birlikte nefes aldık… O şiirlerini yazdı, ben kitaplarını aldım, CD’lerinde okuyuşundaki hüzünlü sesi, kavgalı bir isyandaki durgunluğu, kelimelerin, cümlelerin içindeki kendimi görerek büyük bir şair olduğunu düşündüm hep… Siyasi görünüşünü de bilmiyorum, öğrenmek, mısraların arasından sezmek de istemedim… Çünkü siyaset en çok yakışmayan şeydir şiire… Ve şiir ne duygularla yazılırsa yazılsın, ne vermek istediğin değil, ne aldığını gördüğündür…
Bir Necip Fazıl kadar, bir Nazım Hikmet, Ümit Yaşar kadar önemli bir şairdi bence…
‘Madem öyleydi, Türkiye burası, bak adam öldü hakkında yazı yazıyorsun, yine aynı devran mı dönüyor?) diyeceksiniz... Olabilirdi, bir mail kadar yakınımdaydı, hiç düşünmedim yazmayı, beğendiğim bir şair olmaktan öte gerçekten büyük bir duygu insanısınız, diyebilirdim… Övebilirdim, gerçek de olurdu ne desem, gururlanırdı herhalde… Demedim işte, kim bilir kaç milyon hayranının arasında ferkul’ un bir mailinin önemli olmayacağını düşündüm…
Bir siyasetçi, önemli bir adam ölür, arkasında derin siyasi görüşünden insanlar bırakır, onlar yaşatır siyasetini, zamanla unutulur… Bir zengin insan ölür, çocuklarına mirasyedi adını bırakır, çocukları, torunları nasiplenir yemeyip içmeyip biriktirdiği mallarını doya doya yer bitirirler… Bir fukara ölür, arkasında garipliğini bırakır, bir de eski bir takım elbise, kim bilir ne zaman giydi, düğününde mi, bayramlarda mı?...
Bir şair ölür, şiiri kalır… Ömrü sonsuzdur…
Yusuf Hayaloğlu öldü… Allah rahmet eylesin, günahlarını affetsin, şairliğine versin yanlışlarını… Büyük bir duygu adamıydı gerçekten… Merakettiğim şu ki; yazmak istediği şiiri, dökmek istediği taşlarını da götürdü mü yanında, en son yazdığı neydi, veya yarım bıraktığı şiir?... Dağlarda kar, bir asi rüzgar olabildi mi?.. İşte, bu değdi, yaşadım, diyebildi mi?...
Yusuf Hayaloğlu öldü, bu dünyada yeri çoktu, keşke dediği yalan oldu, gitti...
Önce düşlerimi getir, hayallerimden bir gemi yap, yelkenlilerinin içinde savrulsun rüzgara karşı umutlarım… Benden ve senden bildiğim bütün olmazları bindir, kaptanı sen, tayfası sen, rotası sensiz çiçekler olsun… O çiçekler ki her çalan kapı zilinde soldu… O çiçekler ki kitap sayfalarında kurudu, bana çiçeklerimi de getir gelirken, düşlerden bezenmiş olsun, kırmızı, mor, demet demet değil, bir gonca gül gibi birkaç yaprak olsun… Her yaprağında ayrı sözcükler olsun, hiç yazılmamış, hiç söylenmemiş bir türküde söylensin adım… Kelimelerde yerini bulmamış bir şiir olsun her yaprağı, yeni doğmuş bir bebek kadar taze ve güzel, masumiyetiyle kokusu tütsün üstünde buram buram…
Çal kapımı….
Her günü bir çok güne benzeyen, her yılı bir çok yılla değişen, mevsim değil, ay değil saat değil, saniyeler geçmeden gel… Gel ki, açtığım kapı gülsün… Gel ki güneş doğsun artık gecenin üstüne, aydınlatsın, aydınlansın tüm dünya gelişinle… Birdenbire, ansızın gel, çay demlenirken, öylesine bir halde seni düşünürken, her gün gelirmiş gibi, kapı komşusu, kırk yıllık ahbap gibi, bir bahar sabahı henüz ortalık ağarmadan, alacakaranlıkta gel… Dönüşsüz olsun gelişin, yolları ve yılları çalarak, bir kilit vurarak yokuşlara, aydınlık bir yüzle, gülümseyen bir yarınla, gel…
Çal kapımı…
Bir evliya ocağından, nur yüzlü bir derviş kapısından gelirmiş gibi, yaradandan el açıp dua etmiş, duası kabul görmüş bir garip kul gibi, gel… Tövbe edip günahsız, yalansız ve hiç bir an düşünmeden, düşündürtmeden gel… Dualarla, besmeleyle, günahsız, vebalsiz, kul hakkı yemeden, geriye bakmadan gel… Varlığınla bezensin düşüncelerim, destan yazılsın gelişinle, hiç okunmamış, sana saklanmış, seni anlatmış destanlarla gel…
Çal kapımı,
Serzenişim sanadır, şikayetim sana, nazım, isyanım, küskünlüğüm, deliliğim, delişmenliğim, hüznüm sana, gidişlerim hep sana, döndüğüm bütün yollar sanadır…Garipliğim, yoksulluğum, yalnızlığım, susamışlığım, yakarışım sendendir…Seninle gördüm yaşamak denilen oyunu, seninle bitti dünya, yeniden bir fidan yeşert içimde…Gel de dünya unutsun seninle dönmeyi, bahara dönsün mevsimler, çiçek açsın her ağaç…